MAVİ MARMARİS VE SERMAYE

Değerli okuyucular,
Bu kez yolumuz Ege’ye düştü. İzmir’den Torbalı, Aydın Çine, Yatağan, Muğla…Az sonra Gökova ve Marmaris.

Derler ki Marmaris bağımlılık yapıyor, inanın öyle.

Çok defa gittiğim 90’lı yıllardan sonra, yedi yıldır her defasında bir başka yere yönlenme olup, gidemediğim Marmaris’in artık ayaklarımı çektiğini hissettim.

MAVİ MAVİ MASMAVİ…

Pek rahat geçen yol serüvenimizin sonuna doğru her zamankinden erken ve konforlu olarak Gökova’dan Marmaris’e doğru süzülürken “ Çabuk Geldik!” dedik. Yollar pek kaliteli, manzara muhteşem fizik çevre pek temizdi. Hele varıştaki panorama pek güzeldi. Yerleştiğimiz yer ve mekanlar ferah, insanlar nazik, her şey düzenli her yer ışıl ışıl ve neredeyse her yer mavi. Yer mavi, gök mavi, dağlar mavi.

ELDE VAR IŞIK…

Bir de güneşin bol olduğu ve de kavurmadığı Ağustos sonu Eylül başları gidilirse Marmaris bir başka oluyor. Adeta bir ışık denizi.

Televizyonun hava durumu raporlarındaki “Marmara’nın doğusu: Parçalı bulutlu” anonslarından sonra Marmaris’te günlerce bulut görmeyince insan farkı fark ediyor: Güneşin cömertliği altında sahiller ışıklı, mekanlarda bir ışık resitali, deniz ışıklı, gök yine öyle.

SAHİLDE….

Oteller ve pansiyonların sahille kucaklaştığı kuşak on yıl öncesine göre daha düzenli, temiz, kumu her gün elden geçiriliyor. Sizi çeken bakımlı sahalar olmuşlar.

Hizmet sektöründe beklenen mükemmelliyete yeni boyutlar getirme gayretleri hemen seçiliyor.

İşlerini iyi ve temiz yapanlar ve Marmaris imajından beslenenler alçak gönüllü bir gurur ve ayrı bir keyif yaşıyorlar.

TUR, YİNE TUR…

Akdeniz ve Ege sahillerine gidilince “Tur”’lar vazgeçilmez bir “günübirlik geziler” oluverirler. Aile veya gruplara özel, günlük kiralanan veya yerli, yabancı turistlere hizmet veren 20-30 kişilikten 200 kişiliğe kadar tekneler var. Bir akşam önceden biletler alınıp isimler listeleniyor. Genellikle hareket sabahları saat 10:00’da.

Hareket esnası, size hangi koylara uğrayacağınızı, hangilerinde mola verilip yüzüleceğini, hangi koyda yemek verileceğini bildiriyorlar.

Çok güzel bir deniz havasında masmavi sularda o koy senin bu koy benim geziyorsunuz. Gezi grubunuzda İstanbullu, Kayserili, Karslı insanlarımızın yanında Rus, İngiliz, Arap ailelerini de görüyorsunuz.

Cıvıl cıvıl geçen motor yolculuğunda, dalgaların oyduğu keskin kenarlı dev kayaların çevrelediği koylarda 10-15 metre aşağıdaki balıkları görebildiğiniz berrak sulara varıyorsunuz ki bir coşkudur… Herkes suda!

Sosis denen yarı elastik süngerden yapılmış rengârenk hortum tarzı malzemeler herkesin koltuk altında ve herkes bir rahat ki o kadar olur.

Bazı koylar da giderek sığlaşıyor. Yüzerek ince dar tanesi gibi pırıl pırıl kumsallara varıyorsunuz. Ayaklarınız altta tertemiz kumlara değiyor. Küçük kıyı bandını yalın ayak turlamadan yapamıyorsunuz.

NİHAYET YERLİ BİR TAT…

Artık öğlen vakti, sakin bir başka koyda öğlen yemeği veriliyor. Karadaki global ve informatif dünyanın alışık olmadığımız yemeklerinden sonra nihayet gezi teknemizde Türk mutfağına ait lezzetlerle buluşuyorsunuz.

Etleri bizim illerden, makarnası bizim buğdaylardan, üzerinde-yanındaki soslar bizim bahçelerin günlük domates biber ve yeşilliklerinden, hele yağı “bir yudum sağlık” diye nitelendirebileceğimiz bizim zeytinyağımız olunca tadına doyum olmuyor. Kendi mutfağınızı yaşıyorsunuz

Aşçınız gözünüzün içine bakıyor. “Evet, hak etti “ diyorsunuz içinizden ve “ Elinize sağlık , güzel olmuş “ diyorsunuz .Başını kaldırıyor , güleç ve olgun bir eda ile “ Sağ ol bey “ diyor “Afiyet olsun”.

İşte oldu. “Marifet iltifata tabidir, iltifatsız marifet zayidir” misali konuya giriliyor: Malzemeleri nasıl özenle seçtiklerini, günlük çalıştıklarını, özgün bir tarzla hazırladıklarını, kısaca ama keyifle ve gururla anlatıveriyorlar.

YEMEKTEN SONRA

Yemekten sonra “çok şükür” diyorum. “Karnımızı doyurduk. Dünyanın en güzel yerlerinden birinde yaşıyoruz. Kumu, güneşi, hizmet sektörü emeğini, bahçelerin sebze meyvesini satıyoruz, ülkemize döviz geliyor” diye düşünüyorum.

Hemen kulağıma içinizden bazılarının sesi geliyor: “İyi ama bu otellerin hepsi yabancıların, turizmden gelen para o ülkelere geri gidiyor” der gibi.

Hemen cevap veriyorum: “-Arkadaş, ilk bakışta cümlende haklısın gibi ama olayın şöyle bir temeli de var: Biz bu otelleri yaparken paralarını o ülkelerden turizm yatırımı amaçlı almıştık, niye? Çünkü bizim “sermaye” sorunumuz var. Sermayeyi oluşturma, sermayeyi koruma sorunumuz var. Bizde biraz parası olana, az arttırmak isteyene “Allah gözünü doyursun” derler, ayıplarlardı. Kanaatkarlık değişik bir boyuttaydı. Bugün bulduk yarın Allah kerim derdik yarına aktaracağımız bir “birikim” hedefimiz yoktu. Bu toplumsal bazda da bireysel bazda da böyleydi.
Etrafınıza bakın, en ufak bir maddi problemde çözümü sağlayacak birikimi çok kişinin bulundurmadığını görürsünüz. Bu israf ekonomisinde küçük de olsa bir birikim sağlamanın çok da zor olmadığı kanaatindeyim. Yeter ki biriktirmek amaç olsun. Amaç olmazsa da tasarruf olmaz. Tasarruf olmazsa da elinde olmaz.

Elinde olmayınca “el” den alınır noktasına böylece gelinir.

Buna rağmen tersi örnekler de yok değil. Olumsuz psikososyal zemine karşın Vehbi Koç gibi büyük ölçekli, il ve ilçelerde küçük ölçekli az sayıda girişimci, çalışkan, iş kurucu insan sermaye birikimini oluşturarak iş dünyasına ve topluma yeni ufuklar açtı. Biriktirmenin keyfini, kazanmanın bayrağını dalgalandırdılar ve kabul edilebilir yaptılar “zenginleşmeyi”.

SERMAYENİN KORUNMASI…

Ayıplı bir etiketten yeni kurtuldu sermaye ülkemizde. Onun emeğe temel olduğunu ticaretin, üretimin, toplumsal organizasyonun yenilenebilir enerjisi olduğunu toplum yeni görüyor. Sermaye zor oluşuyor. Peki korunabiliyor mu? Bence hayır.

Bunları düşündüm, daha neler neler.

Marmaris’teki mavi tur işte böyle bir zihin egzersizi yaşattı bana. Kalan kısmını gelecek yazımda aktaracağım.

Akşamın ışıkları gün batımına doğru düşerken turdan döndük. Kulaklarımda Nazmi Atlığ’ın bir şarkısı:

Benim gönlüm bir kelebek
Dolaşıyor çiçek çiçek
Tükenecek ömür böyle
Çırpınarak titreyerek.

Bir sonraki yazıda buluşmak dileğiyle, sağlıkla kalın…