O safran sarısı yüzüne bakıp ‘Bârek’allah’ (Allahım, ne güzel!) gülbangı çektiğim Mardin’den bir ağustos ikindisi ben de geçtim. Bakırcılar çarşısında Mevlânâ gibi semâya durmadım ama yalnızlığımın telvesini gül saplı bir kaşıkla aldım gecenin dibinden.
Ete kemiğe büründüm, Zaman diye göründüm orda ben; -‘zamansız bahçeleri kucakladım.’ Cândan özge ne varsa hepsi birer birer düştüler kuyusunu gönlümün. O kuyudan göğe baktılar. Ben o kuyuya baktıkça ‘nûrusiyâh’ da geldi benim ‘deli köşemde’ durdu. Güzellik yordu beni. Mecalsiz kaldım. Rüyâlara saldım bütün varlığımı.
Hilmi Yavuz’un ‘ben şimdi ve dâimâ kalbine/hüzünler ihbar edilen bir şairim’ mısralarını dilinden düşürmeyen birinin kalbini zincire vuran Mardin ile ahde bağlanan kim varsa beri gelsin! ‘Ezelden âşinânım ben’ şarkısını mırıldansın. Şark’ın o muhteşem denizini ‘bir özge temâşâ’ ile geçsin. Aşk’ın bütün abbaralarını, Hüsn’ün bütün eyvanlarını, Gül’ün bütün konaklarını Şiir’e tebdil eylesin.
Bir ağustos ikindisi… Gölgeler bir sülüs yazıya döndüğünde. Yıldızlar bir mızrak boyu yaklaştığında. Bütün varlık ‘göz’ kesildiğinde. Aşk’ın hâllerinden bir hâle düşüldüğünde... Acze ruhsal verildiğinde... Başlar bulanın yolculuğu…
Sümbül kokan bir akşamüstü… Âh dilegelmez’in ‘nûrusiyâh’ı. Meleklerin eteklerinden buğdaylar biçen yaz mı böylesine var etti kalbimdeki ‘süveydâ’yı? O zincirler hangi sevgilinin zülüfleri şimdi? Ya o lâl taşlı yüzüğün atıldığı kuyu?
Kalenin dibinde bir ceylan amberini düşürüyor. Bir çift göz şebçerâğı oluyor gecenin. Gâibden bir ses işitiliyor: ‘Ey can hüması, bize bu rûzigârdan/bir sayfa okur musun?’
Mardin
Dil’in meryem’inden doğarsa güneş
herkes önce kentini bilir
işte yeni mesnevî: akbabayla leş
okuyan yokluğun etini bilir
sanki akşamlar birer medrese
zincirleri Aşk’ın zülüfleridir
biri çıksa kalbime bu rahle dese
kamışlar o gölün elifleridir
çıplak ayaklarıyla üzümler ezmiş
kızın yüzünde o şark çıbanı
ben nereye gitsem orayı gezmiş
çanların ölü bir sesle vurduğu ânı
men ânem ve men dânem’dir dùree’si
Mardin’in ki Allah’ın tennûresi