Hikâye meşhurdur: Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" hikâyesi...
Hikâyenin kahramanı evinde bir mektup bulur.
Kimin nasıl bıraktığı belli değil. Kimden geldiği de...
Açar ve okumaya başlar:
“Morde ratesden
Esur tinda serg! Teslaromportog tis ugor anleter, ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk!”

Mektubun sonunda da imza yerine UBOR-METENGA diye bir şey yazılmıştır.
Bu hangi dilde yazıldığı bile belli olmayan mektubu bir ölü diller uzmanı arkadaşına bırakır ve tercüme etmesini ister.
Daha sonra arkadaşı gizli bir mezhebe ait olduğu fikrini beyan edip mektubu tercüme eder.
Mektupta yazılanlar aşağı yukarı şöyledir:
“Sayın beyefendi…
Size ihtar ediyoruz!
Mektubumuzu aldığınız andan itibaren evinizden hiç çıkmamanızı size kesinlikle bildiririz. Dikkat!”

Ve bunun üzerine hikâyenin kahramanı başlarda pek önemsemese de sonra sonra sıkıntılanır ve haftalarca evden dışarı çıkamaz...

Ülkemizin durumu da senelerdir böyle.
Özellikle de bazı meseleler söz konusu olduğunda...
Hikâyenin kahramanı gibi, “korkuyu bekleyerek” yaşıyoruz.
Başımıza neyin geleceğini bilmeden görünmeyen düşmanlarla savaşıyoruz ve çoğu zaman yersiz kaygılara kapılıyoruz.
Korkularımızın üzerine gidemiyoruz.
Kıbrıs'ta çözüm denildiğinde hemen "Vay efendim Kıbrıs satılıyor", Ermenistan'la ilişkiler denildiğinde "Ne yapacağız soykırımı mı tanıyacağız, tazminat mı ödeyeceğiz", başörtülü gençlerin üniversiteye girmesi konusu gündeme geldiğinde "Laiklik elden gidiyor, şeriat gelecek" ve şimdi sürdürülen çözüm süreci için de "Vatana ihanet ediliyor, bölünüyoruz, ülke elden gidiyor" vaveylası...

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün:
Sivil anayasa çalışmalarını da buna ekleyebiliriz.
Üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçmesine ve kimsenin memnun olmamasına rağmen hala 82 Anayasası yürürlükte.
Hükümetin bu konudaki gayretlerinin arkasında ise hep bir çapanoğlu arayışı var.
Türkiye'de derin devletin varlığı da her zaman tartışıldı.
Devlet içinde bir devletin olup olmadığı, özellikle Susurluk kazasının ardından ülke gündeminde daha da bir hararetle konuşulmaya başlandı.
Faili meçhul nice cinayetin ve de ülkeyi kaosa sürükleyen nice olayın ardında bu derin gücün olduğu iddia edildi.
Ve bir gün Ümraniye'de ele geçirilen el bombaları sonrası art arda operasyonlarla çok önemli bir süreç başladı.
Kimsenin tahmin edemeyeceği isimler birer birer gözaltına alınırken, hazırlanan ve binlerce sayfayı bulan iddianamelerle Türkiye'de adeta yer yerinden oynadı.
Yıllar öncesinin ve günümüzün bazı cinayetleri, bombalama olayları, fişlemeler, darbe planları birer ikişer iddianamelerde yer buldu.
Yargılama sonucunda ne türden bir karar çıkarsa çıksın artık Türkiye'de hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin.
Ama bu yargılamalar da bazı kesimlerce hiçbir şekilde kabullenilemedi.
“AK Parti muhalifleri içeriyi tıkılıyor” gibi sığ bir düşünceye mahkûm edilmek istendi ve bir efsane olarak görülmeye çalışıldı Ergenekon Operasyonu...

Türkiye'nin kangren haline gelmiş tüm sorunlarına ciddi biçimde eğilen AK Parti, son olarak da demokratik açılım ve çözüm süreci isimleri altında terör sorununa el attı.
Bilindiği gibi ülkemiz yıllardır bu terörü yaşıyor.
Binlerce askerimiz şehit oluyor, milyarlarca dolar paramız bu mücadele yolunda harcanıyor.
Bu sorunun sadece silahlı mücadeleyle çözülemeyeceği hususunda artık hemen hemen herkes hemfikir.
Hükümet ilk olarak Kürtçe dil kurslarının önünü açtıktan sonra, bir de Kürtçe yayın yapan bir televizyon kurarak bütün tabuları yıktı.
Bir kesimin şiddetle karşı çıktığı bu adımlar zannedildiği üzere ülkeyi bölmediği gibi, aksine birlik ve beraberliğimizi daha da sağlamlaştırdı.
Ve akabinde çok daha cesur adımlarla sorunun adeta boğazına yapışıldı.

Meseleyi bir devlet meselesi olarak gören ve bu bağlamda tüm partileri ve sivil toplum örgütlerini de sürecin içine katma gayreti gösteren AK Parti'nin bu kardeşlik projesi başarıya ulaşırsa, Dr. Süleyman Gündüz'ün dediği gibi AK Parti yüz yıl bu ülkeyi yönetir ve de tarihe geçer.
Ama aksi bir durumda da partiler mezarlığında yerini alabilir.
İşte böylesine bıçak sırtı bir meseleye kararlılıkla gitmesi bence AK Parti'nin ve de Recep Tayyip Erdoğan'ın cesaretinin göstergesidir.

Yukarıda saydığım meseleler, nice hükümetler geldi geçti ama bir çözüme kavuşturulamadı.
Herkes kafasını kuma gömdü.
Kimi hükümetler hiç eğilmedi bu konulara, kimisi biraz çaba gösterir gibi yaptı, kimisi de eline yüzüne bulaştırdı ve bu günlere kadar geldik.
Şimdi de bütün bu konular 10 yıldır tek başına iktidar olan AK Parti'nin gündeminde.
Ve aynı korkular yine ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor.

AK Parti'yi eleştirebiliriz…
İç politik gelişmelerdeki tutumunu, keyfi uygulamalarını, parti içi demokrasi anlayışını, yerel yönetimlerin performansını, ekonomik göstergeleri, bunların hepsini tartışabiliriz.
Ama yukarıda saydığım meseleler Türkiye'nin meseleleridir.
Ve bu meselelerin çözümü tek başına AK Parti'ye bırakılamaz.
Milletçe çözülecek, siyaset üstü meselelerdir bunlar.
AK Parti'nin bu meselelerdeki yöntemini, tarzını da eleştirebiliriz.
Ama yıkıcı değil, yapıcı olmak zorundayız.
Eleştirirken çözüm önerisi de getirmek zorundayız.
Eğer iktidarın yol ve yöntemini benimsemiyorsak, aksi bir görüş ortaya koymak durumundayız.
Oturduğumuz yerden ahkâm kesmek ve insanları kafamıza göre vatan haini ilan etmek kolaycılıktan başka bir şey değildir.
Millete ve devlete karşı asıl ihanet hükümetin bu yöndeki çabalarını iç politika malzemesi yapmak ve olayları başka yönlere çekerek bu durumu oya tahvil etmeye çalışmaktır.

AK Parti, Türkiye'nin yıllanmış tüm sorunlarının üzerine, arkasındaki millet iradesi ve desteğine de güvenerek kararlılıkla gidiyor.
Sivil ve tam demokratik bir anayasa için uğraşıyor.
Derin devletin kökünü kurutmanın ve darbe arayışlarını tarihe gömmenin gayretini gösteriyor.
Ve yıllardır süren terör belasını bertaraf edip kardeşçe yaşamanın yollarını arıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan, bir değil birkaç ateşten gömleği birden giyiyor.
Ve Başbakan bu gömleklerin içinde cayır cayır yanıyor.
Bakalım bu yangın Türkiye'yi aydınlatacak mı?
Zira “korkuyu bekleyerek” yaşayamayız artık.