Hayır. “Gel” falan demedi. Hazreti Mevlana, bütün “büyük”ler gibi “hakikat”e çağırdı. “Gelme” mi dedi? Hayır. Gelme dese bunca insan icabet eder mi davetine?
Dünyanın dört bir yanından, esmer ve sarışın, genç ve yaşlı binlerce insanı çağırmayı sürdürüyor Hz. Mevlana. Farklı ırklardan, dinlerden, mesleklerden, kültürlerden başka başka insanlar O’nun çağrısına uyuyor ve Hazretin makamına geliyorlar. Koşa koşa.
Cömertlik çağrısı O’nun çağrısı. Şefkat ve merhamet çağrısı. Kusurları örtmede gece gibi olmanın… Hiddet ve asabiyette ölü gibi olmanın çağrısı. Tevazu ve alçakgönüllülük çağrısı. Hoşgörürlük çağrısı.
“Sevgili”sinin çağrısını yineleyen bir “aşık-ı sadık” çünkü O. Bu nedenle “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” diyor. Sevgilisi öyle yaptığı, öyle yaşadığı için.
“Men bende-i Kur’ânem eger cândârem / Men hâk-i rehi Muhammed Muhtârem” diyor. “Yaşadığım sürece Kur’an’ın kölesi, Hazret-i Muhammed’in ayağının tozuyum” İyi düşünürüm demiyor. Dünyayı, insanları, ağaçları falan, çiçekleri, yıldızları çok severim demiyor. Güzel şiir söylerim de demiyor. “Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum” diyor. “Biri benden bundan başkasını naklederse ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikâyetçiyim.” diyor.
Mesnevi’nin ilk 18 beyitini kendisinin “yazdığını”, bundan sonrasını “söylediğini” biliyoruz. “Gel” nerede yazıyor? Bir Mesnevi cildinin kapağının içinde. El yazısıyla. Fakat kimin? Cümle kime ait? Belli değil.
“Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ / Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ / İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst / Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ” “Bâzâ” fiilinin Türkçe karşılığı, “gel” midir? Yoksa “Dön” mü demektir “Baza”? “Dön” demekse “Nereye” dönecektir çağrılan? “Geriye dönmek” demek midir “Baza”?
Zor bir iş değildir “Gel”in Farsça’sına, İngilizcesine… “Baza”nın Türkçesine bakmak. Mesnevi okumak zor bir iş değildir. Konya’ya gitmek de öyle. Hazreti Şems’in hayatını araştırmak da zor değildir. Zor olan, Türbe-i Şerif’te, ayakta, saatlerce kıpırdamadan durmak… Hazretin ayak ucunda sessizce ve saygıyla beklemek… Yanındakilerden rahatsız olmamak zordur. O çağrıyı duymak, nefsin, benliğin, bilginin, zenginliğin, güzelliğin gürültüsünden, kesretin dağdağasından, kararmış kalplerin vaveylasından sıyrılıp, o sesi duymak zordur. O niye böyle, bu niye şöyle dememek… Hazretin davet ettiği, huzuruna kabul ettiği insanların saçıyla başıyla, kılığıyla kıyafetiyle, aklıyla fikriyle, yoluyla yordamıyla uğraşmamak zordur.
Hazreti Mevlana’nın huzurunda bile huzur bulamayan biz zavallı gafillerin, izansız, irfansız bu benlik heykellerinin, Hazretin türbesinden adam gibi edeple çıkmayı bile beceremediğini görüp de üzülmemek, hoşgörüsünü muhafaza etmek de zor olsa gerek.
Hazret hoş görüyor! Hazreti Mevlana’nın hakikatinin zerresi, Kubbe-i Hadra’nın örttüğü Türbe-i Şerif’indeki azametli sandukasından çok ama çok daha büyüktür. O’nun sadakatinin kuvveti… Fikrinin zarafeti… İlminin heybeti… Aşkının cesameti, zannettiğimizden çok daha büyük.
Çağrısı, kendi yolculuğunun kaçınılmaz bir sonucuydu. Vardığı yerler varabileceğimiz yerler değildir. Yine de “Gel” diyor. Elbette duyabilene bu çağrıyı...