Ölünce hayatımız sona ermeyecekse, ister küllerimiz Ganj’ın çamurlu sularına serpilmek üzere yakılalım, ister cilalı bir mobilyanın içinde makyajlı ve sırtüstü uzanalım, ister su kabağından ılık su dökülerek yıkanıp, patiskalara sarılarak kefenlenip, yüzümüz Kıble’ye çevrilerek defnedilmiş olalım, fark etmez, öldükten sonra da yaşayacaksak, sloganlardan kurtulalım.
“Ölünce hepimiz iyi insan oluruz” diyor ya Orhan Veli, “Kör ölünce badem gözlü olur” atasözümüzden mülhem, dalga geçiyor, kinaye yapıyor, alay ediyor buna inanacak safderunlarla. Ölünce hepimiz iyi insan olmayız. Sadece yaşarken iyi insan olanlar öldükten sonra iyi insan olarak yaşamaya devam ederler.
Ne Ganj kıyısındaki odunlar, ne Katolik mobilya ustasının cilalı tabutu, ne gasilhanedeki teneşir paklar insanı. Bunlar hesabı kapatmaz. Olsa olsa araklanmış servetin hesabını bulaştırmak üzere mirasçılarına devreder, o kadar. Mal mülk hesabı kolaydır. Hesap makinesinin hesaplamakta zorlanacağı hesaplardan korkmak lazım. Cahit Zarifoğlu merhumun “Zerreye ayarlanmış terazilerin imbiğinden geçeceğim” dediği…
“Mala gelsin, cana gelmesin” deriz ya. Mal hesabı kolay. Can hesabı zor. Hele can bedenden ayrıldıktan sonra! Düşünceleriniz… Fikirleriniz… İdeolojiniz. Ön ayak olduklarınız… Ayak diredikleriniz… Yol açtıklarınız… Yolu tıkadıklarınız. Onlardan nasıl kurtulacaksınız yanmayla, yıkanmayla, mumyalanmayla?
Kendi fikirleriniz kadar yaşadığınız şeydir hayat. Kendi fikirleriniz kadar öldüğünüz şeye deniyor ömür. Hayatınız, köşe yazarlarının, TV’deki adamların, falcı kadınların, kişisel gelişimcilerin, romancıların söylediklerinden mi ibaret? Hatta politikacıların? “Ne ki yaşadın, onu öldün” der Oruç Arıoba. Ateist midir bilmem. Merak da etmem. Çoktandır kelimeleri okumaya başladım, cümleleri bile yeteri kadar bağımsız, özgür görmüyorum.
“Ne zamandır ayaklar baş oldu?” mu dedi Başbakan, artık kime söyledi, neden söyledi bakmıyorum. “Ayak” diyorum, “baş” diyorum, “ne zamandır” diyorum. Topluyorum. Ne anlıyorsam o yani. Sanırım birçok insan da benimle aynı şeyi yapıyor. Anlaşmazlıkların büyük bir bölümü de bundan kaynaklanıyor. Bakın, twitter’da mesajınızı iletmeniz için yeterli görünen harf sayısı (karakter) 140. Manipülasyona son derece elverişli bir sayı.
Senelerdir söylüyorum, “Batının teknolojisini alalım, kültürünü almayalım” son derece naif, son derece duygusal, son derece arkaik bir argümandır. Zerre faydası yoktur, ne bugünü anlamamıza ne de düşmanla baş etmemize. Adam kendi dünyasının kuralını koymuş mu? Koymuş. Kaç. 140. Bitti. Ak Parti, Gezi Parkı protestolarının gezdirildiği tehlikeli sulardan ibret almış olmalı ki, twitter kullanımıyla ilgili rapor yayınlamış, meraklısı internetten araştırır bulur. Meseleyi çözmüyor o öneriler, mesele, o dili gerçek kılacak insanlar mıdır siyasetçiler, mesele burada. “Yerel medya hizaya gelmeli” başlığına neden o kadar sert tepki verdiğimizi umarım bazıları şimdi anlıyordur. Mızrağın çuvala sığmayacağı günler yaşıyor dünya. Siz burada, twitter’a “baş belası” diyorsunuz ama, sizi yalanlayan ABD Elçiliği, faks göndermiyor Başbakanlığa “twit” atıyor.
Mesaj açık. Pazar günü hava nasıl da basık, Sinan huysuz, kahvaltıyı pahalıya ödetti, Van Kahvaltısı’ndan bir şey anlamadık, meğer çocuk akşam bastıracak sağanağı hissedermiş, ben nasıl eyleyeyim bu çocuğu, aldım Darıca’ya, hayvanat bahçesine götürdüm. Kafeslerden birinde bildiğin Berjer koltuk. Ne ola ki? 4 aylık Sherlock’un kafesiymiş. Sherlock dünya tatlısı bir aslan yavrusu. Yavru da olsa kral kardeşim, tabii koyacaklar koltuğunu.
Kabul ederlerse anne babası, 8 aylık olunca yalnızlıktan kurtulacak Sherlock. Kaplan var Darıca’da, kurt var, goril var, ayı var, timsah var, zürafa var. İlginç, çok da ziyaretçi var. Halkımız akın akın hayvan görmeye geliyor. Tabiatla binlerce yıllık bağı tırpanlanmış gecekondu ahalisi insiyaki olarak akıyor hayvanat bahçesine.
İlginç, en ilginç olanı yine bizi buldu. Hangi kafese gitsek yanımızda bu şişko. Hangi hayvanı görse sloganı değişmiyor: “Tabiat yaptı diyolar, tööbe yarabbi!”. En son Zebra kafesinde yanımızda bitiverdi. Kafesten elini uzatıp, zebranın burnunu kaşıdı. “Zebra ellemedik demeyelim” dedi ve güldü. Slogan hazır: “Tabiat yaptı diyolar, tööbe tööbe.” “Tööbe tööbe” de, hayvanat bahçesinde Allah reklamı yapmak kolay güzel kardeşim. Gel, kutuplar erimesin diye battaniye serelim desem arkana bakmadan kaçarsın ama. Allah’ın zebrasını ateiste vurmakta sopa olarak kullanıyorsun ama Allah’ın zebrası için ateist kadar üzülmüyorsun.
Kainatın, hayvan, ağaç, insan diye ayırmadan Allah’ın eli olduğu, dili olduğu, emaneti olduğu seni hiç ırgalamaz, hazine arazisine son 3 katı goygoycu belediyeden “seçim” ruhsatlı, 7 katlı gecekondun depremde yıkılınca “Fay Hattı” dersin, olur biter. Senin de belgeselin bu işte. Hayatına göre! İyi reklamcısın ama, bravo, tebrik ederim.
Zebra’yı okşamak kolay, git gorili sevsene. “Bizi tabiat yapmadı da sen bu kafayı nasıl yaptın be kardeşim?” dese sana goril, ona da “Tööbe tööbe” mi diyeceksin?