İstanbul’da doğdu. Fatih’te. Sarıgüzel’de. Babası “Temiz Tahir Efendi” diye anılan bir müderristir. Mecburiyetten gittiği Baytar Mektebi’nden birincilikle mezun oldu. O dönemde babasını kaybettiği gibi, oturduğu ev de bir yangınla kül oldu. Şiire işte o yıllarda başladı.
Daima vatan aşkıyla doluydu. Nerede isyan çıksa oraya koşuyor, batılı devletlerin bize dayattığı Sevr Anlaşması’nın nasıl bir felakete yol açacağını anlatıyordu. Birinci Meclis’te Burdur Milletvekilliği yaptı. Milli Mücadele yıllarında Ankara’da Taceddin Dergahı’nda yaşadı. İstiklal Marşı’mızı burada yazdı. Onu Safahat’ına almadı. Sebebi basit: “O, artık milletimin malı olmuştur.” dedi.
1925’de Mısır’a gitti. On yıl kaldı ve Edebiyat Fakültesi’nde Türkçe Müderrisliği yaptı.
“Çanakkale Destanı”nın şairi. Şiiri isyanı da yansıtır, tevekkülü de. O, Allah’a, annesine naz eden bir çocuk samimiyetiyle inanır, yardımdan umudunu kesmemiş bir yürek saflığıyla diklenir. “Ağzım kurusun, yok musun ey adl-i ilahi?” derken söylediği budur.
Cehaletin, tembelliğin, haksızlığın ve ahlaksızlığın daima karşısında oldu. Yaşadığı çağın bütün buhranları, savaşları içinde, yüklendiği ağır sorumluluklara rağmen hep güler yüzlü oldu, ümitvar oldu.
Mısır’dayken baş gösteren siroz hastalığı vücudunu sardı. İstanbul’da tedaviye başlandı fakat günden güne zayıflıyordu.
Fransızca konuşup yazan… Saatlerce yürüyen… Pehlivanlarla güreş tutan… Boğazı yüzerek geçen… Klasik Batı Müziğini türküler kadar seven… Verdiği her sözde duran… İstiklal Marşı ödülünü almadığı günlerde paltosunu satarak ölen arkadaşının geride bıraktığı çocuklarına da bakan… Başkalarının yerine de utanan… "Yirmi yüzlüleri gördükçe, iki yüzlüleri sever oldum" diyen… Nazım Hikmet’in, “Akif, büyük şair, inanmış adam” dediği adam… “Nazmın zembereğini kuran adam”… Mehmet Akif! Gönlünün ölümsüz genişliği dışında küçülüyor, ufalıyor, azalıyor, tükeniyordu.
Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda Safahat’ının yeni harflerle yayımlandığını göremeden gözlerini kapadı. Yıl 1936’ydı.
Binlerce vatan evladının ellerinin ucunda, “Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor” dediği, hilaller gibi gökyüzüne bakan avuçlar üzerinde taşınıyordu işte. Milli Şair'in cenazesine devletin hiç bir resmi görevlisi katılmamıştı. Fakat.. “Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder” dediği hayatının son yolculuğunda, Edirnekapı Şehitliği’nde Hazreti Akif'i sade bir mezar değil, ağuşunu açmış Peygamberi bekliyordu.