Vaktiyle ülkenin birinde çok korkunç bir ceza şekli vardı. Halk ve padişah suçlu buldukları insanları, aç aslanlara yedirirlerdi. Cezanın verilmesine ortak olan halk, toplanarak bu korkunç manzarayı seyrederdi. ...

O günkü suçlu, bir gün efendisinin yanından kaçan bir köleydi.

Arena dedikleri yüksek duvarlarla çevrili bir meydanın ortasına suçlu olan köleyi diktiler. Üzerine on günlük aç bıraktıkları bir aslanı salıverdiler.

Zavallı adamın üzerine hırsla saldıran aslan birden durakladı ve kölenin ellerini yalamaya başladı. Bu ilginç olay karşısında hayretler içinde kalan halk köleye bunun sebebini sordular.

Zavallı köle şunları söyledi: Bir gün ormanda gezinirken bu aslana rastlamıştım. Pençesine sivri bir diken batmıştı ve zavallı hayvan olduğu yerde inleyip duruyordu.

Yanına giderek pençesindeki dikeni çıkarınca onunla dost oldum.

İşte aslan bunun için yanıma gelince ellerimi yalamaya başladı.

Olayı dinleyen halk bu esrarengiz olay karşısında çok şaşırdı ve duygulandı. Bu olaydan sonra halk ve padişah köleyi de aslanı da serbest bıraktı.

Halk ve padişah kölenin peşinde aslanın uysal bir kedi yavrusu gibi dolaştığını hayretle ve hayranlıkla seyrettiler.

(M. Yaşar KANDEMİR, Hikâyelerle Çocuklara Kırk Hadis, Erkam Yayınları, adlı eserden)
----------------------------------------------------------------------------
MERHAMET ETMEYENE MERHAMET EDİLMEZ

"Bir kadın, doyurmadığı, yerdeki börtü-böcekle karnını doyurması için salmayıp bağlayarak açlıktan ölümüne sebep olduğu kedisi yüzünden cehenneme girdi. (Buhârî, "Enbiyâ", 54; Müslim, Birr ve Sıla, 134, "Selâm", 151)

Yaşlı ve huysuz bir kadındı o. Komşuları onun şerrinden korkar, sokakta gördüklerinde bile yollarını değiştirirlerdi. Birisinin yardıma ihtiyacı olduğunda, aklına en son gelecek kişiydi. Kalbi sanki taştandı. Sürekli, başına gelenlerden şikayet eder, insanların kendisine yaptığı bir haksızlığa bin ekleyip anlatır, ama çok daha büyük haksızlıkları işlemekten çekinmezdi. Ağzından "Allah'a şükür" sözünü işiten olmamıştı daha. Merhametsizin biriydi.

Bu kadının akrabaları vardı, ama huysuzluğu ve hoşgörüsüzlüğü nedeniyle hepsini küstürmüştü. Komşuları vardı, ama affetmeyi bilmediği için, onları da sudan bahanelerle kendisinden uzaklaştırmıştı. Evinde bir başına yaşıyordu.

O yüzden de, güya yalnızlığına çare olarak evinde bir kedi besliyordu. Ama aslında beslemiyordu! Hayvancağızın yemeğini çoğu kez vermeyi unutuyor, ihmal ediyor, ya da tembelliğinden umursamıyordu.

Çoğu kez çarşıya-pazara giderken onu evde aç acına hapsediyor, zavallı hayvan o döndüğünde açlığını ifade etmek için bacaklarına sürünüp miyavladığında da bir tekme savurup onu uzaklaştırıyordu. Ağzından da hep aynı söz dökülüyordu:

" Nankör hayvan, ne olacak! Beslersin, büyütürsün, sıcak bir yuva verirsin, ama dönüp yüzüne bakmaz."

Oysa gerçek hiç de böyle değildi. Kendisi rahmeti tanımadığından, kedinin de şükrünü asıl Rahmet Sahibine sunduğundan habersizdi. Kedilerin, mırıltılarıyla, nimetlere sadece aracılık yapan insanlara değil, asıl Nimetlendiren'e şükür ve hamd ettiğini de bilmiyordu. Nankör olan kedisi değil, kendisiydi. Ama kadın bunun da farkında değildi.

Bir gün, bu taş kalpli kadın sabahın erken saatlerinde evinden çıktı. Uzaklarda oturan bir akrabasına gitmeye karar vermişti. Ama ziyarete değil, zamanında verdiği borcu almaya gidiyordu! İçin için bu akrabasına kızıyor, kendi kendisine söyleniyordu:

"Acıyıp niye borç verdim ki? İşte sonucu: nankörlük!"

Kafasında o paradan başka bir şey olmadığından, kapıyı çekip giderken içeride hapsettiği kediyi düşünmedi bile. Hoş, yolda aklına gelse zahmet edip dönmezdi ya. O kedi açlıktan ölse dahi, nasıl olsa yerine yeni bir kedi bulabilirdi!

Kadın evine günlerce dönmedi.

Bütün yiyecekleri dolaplara kilitlediğinden zavallı hayvan evde yiyecek bir şey bulamadı. Bütün kapıları ve pencereleri sıkı sıkıya kapadığından, hayvancağız kendi rızkını bulabilmek için dışarıya da çıkamadı.

Sonunda açlıktan öldü.

Ve bütün bu olup bitenleri hüzünle seyreden melekler, birbirlerine aynı şeyi fısıldadılar:

" Bu merhametsiz kadının ebedi yurdu ancak cehennem olabilir!"

(Murat ÇİFTKAYA, Rahmet Öyküleri adlı eserden)
-------------------------------------------------------------------
AYET

"Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini
yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever." (Al-i
İmran, 134)

HADİS

Resûlullah şöyle buyurdu: "Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu
kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez."
(Tirmizi, Savm, 82)
---------------------------------------------------------------------
NÜKTE

Keçecizade İzzet Molla, bir iftarda obur bir adamın yanına düşmüş.
Adam kıtlıktan çıkmış gibi yemeklere saldırdıkça, İzzet Molla'yı
sıkıntılar basıyor, midesi bulanıyormuş. Obur adam bir ara elmâsiye
tatlısına öyle bir kaşık sallamış ki koca bir parça sıçrayıp İzzet
Molla'nın kucağına konup titremeye başlamış. İzzet Molla dayanamayıp:
"Mübarek tatlı, şu obur adamın hışmından bana değil, Allah'a sığın!" demiş.
**********

Bir Ramazan akşamı Bedestenli Ahmet Ağa'nın evine çok misafir gelmiş.
İftar anında ev çatırdamaya başlayınca misafirlerden biri;
"Aman Ağa! Galiba çatıda bir sakatlık var. Sakın bir kaza olmasın" demiş.
Ahmet Ağa:
"Efendim, çatı mübarek günü tesbih ediyor!.." cevabını verince misafir
şöyle demiş:
"Aman Ağa! Tesbih ederken cezbeye gelip de secdeye kapanmaz inşallah."
*******
----------------------------------------------------------------
AYET

"Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve
her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat
kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir." (Bakara,
261)
HADİS

Resûlullah buyurdular ki: "Sadaka Rabbin öfkesini söndürür ve kötü
ölümü bertaraf eder." (Tirmizi, 664)