Cehalet rezalettir. Üstelik bedeli çok ağırdır. Öyle bir laf olacak, duymuşluğum var, yaşam koçları (bunların koyun olanı yoktur hiç, hep koç olur bunlar) ve şimdi modası geçen “enelpici”ler sık kullanırdı:
“Öğrenmek pahalıdır ama cehalet ondan da pahalıdır.”
Sonuçları bakımından demek istiyor. Yoksa cehalet bedava. Bundandır ki, bedavacı tembellerin tamamı cahildir. Kafayla çalışmak, kafayı çalıştırmak, sadece kafayı yormaz. Bütün bedene, bütün hayata sorumluluklar yükler. Oysa cehaletin konforu hiçbir bilgide bulunamaz. Bulunabilir mi? Yediğin dondurmanın külahını sokağa atmak kadar kolay bir şeydir fakirliğin, geri kalmışlığın suçunu başkalarına atmak. Ki genellikle çöplerin yerlere atıldığı yerlerde daha çok cahil ve tembel yaşar ve bunlar habire hayatlarını ve sokaklarını çöplüğe çevirir, sorunca da “Yahudiler, sabetaylar, emperyalistler, gavurlar…” derler. İki sokak yukarıdalar diye aynı mahallede olduklarını anlayamayan zengin komşuları da, mahallelerinin çöp kokusundan şikayet ederken “Gericiler, irticacılar, az gelişmişler, doğulular, köylüler…” falan derler.
Mesleği, mesleği değil de işi garsonluk. Güvenlik görevlisiyle tartışıyor. Diyor ki: “Atatürk olmasa biz böyle cahil olmazdık!”. İyiymiş. Bakın, TV’lerde tarih programı adı altında yakın tarih, siyaset tartışmanın bedelini bu toplum nasıl ödüyor, görün. Dediği şu: “Biz cahiliz.” Eyvallah. Sebep. Onu da biliyor. “Atatürk yüzünden cahiliz.” Ona da eyvallah. Neden peki? “Çünkü Atatürk bir gecede dilimizi yok etti. Bizi bir gecede cahil yaptı. Dedemizin mezar taşında ne yazıyor okuyamıyoruz.” Atatürk o gece hepimizin ağzını tek tek açmış makasla dilimizi ortasından kesmiş gibi söylüyor bunu. O gece konuşma yeteneğimizi kaybetmişiz gibi söylüyor. Sanki bu zır cahil kardeşimiz, dil devrimi olmasaydı, yani Arapça konuşup yazabilseydi, bu kesif cehalete düçar olmayacak, belki garson değil Ezher’e rektör olacaktı. Güzelim cahilim, beyaz hamam mermerine, Latince yazıyla adını yazdıkları halde bayramlarda bile gidip üç İhlas bir Fatiha okumaktan aciz olduğu dedesi, o meşum geceden evvel Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun’una, Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ına nazire divan tertip ediyormuş gibi anlatıyor. Yahu senin deden de tıpkı diğer dedesi gibi ya reçber ya sığırtmaçtı. Garson da değildi çünkü lokanta yoktu memlekette. Yani cehalet maalesef biraz da kalıtsal. Ekonomik olarak devredilen bir miras. Tesadüf değil yani profesörlerin hep Berkeley’den, Yale’den, Sorbonne’dan çıkması ve hepsine de nedense zengin aile çocuklarının gitmesi.
Falih Rıfkı’dan Tanpınar’a, Yahya Kemal’den Mehmet Akif’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e kadar, bütün kültürümüz, bugün, Türklük, İslamcılık, Milliyetçilik, Batıcılık, ne aklınıza geliyorsa, Atatürk’ün dilimizi kesip bizi cahil bıraktığı geceden sonra yazıldı. Medeniyet ve modernleşme kadar batı karşıtlığı ve gelenekçilik akımlarının güçlenmesini ve yaygınlaşmasını hatta hadi daha açık yazayım AK Parti’nin oy isteyen kadro ve oy verecek seçmen bulabilmesini, iktidara gelebilmesini, biraz da dil devrimine borçluyuz. Süleyman Çelebi Mevlid’ini, Yunus Emre ilahilerini, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan türkülerini, ağdalı Osmanlıca yazmış değillerdi, Farsça meraklısı da hiç olmadılar. Acı soru şu: Latince eğitim öğretim Atatürk’ün mü, 2. Abdülhamit’in mi projesi? Cevap, ikisi de değil. 2. Mahmut’un. Boşuna gavur dememişler sultana. Zaten sarık yerine fes de giydirmişti başımıza. Haa, Atatürk de o fesi çıkarttırıp şapka giydirdiği için deccal bile oldu.
Cehalet demişken, mesele sizin hangi dilde cahil olduğunuz değil, bilginizin, görgünüzün, insanlığa, dünyaya katkınızın herhangi bir dile çevrilebilecek kalitede olup olmadığıdır. Yani bir ruh ve gönül dünyanız var mıdır, yok mudur? Lisan olan “dil”, gönül olan “dil”den sonra lazım.