“Sen bana gül, çırılçıplak mısın,
hep böyle mi giyinirsin yoksa?”
Bu dervişane sözü Pablo Neruda söylemiş. “Sorular Kitabı”ndan aldım. Şiir deyip geçmediniz madem, devam edeyim.
“Neden saklıyor dersin ağaçlar,
Bütün görkemini köklerinin?”
25’likler hatırlar mı bilmem ama 40’lıklar iyi bilir. Bütün okul, sınıf sınıf dizilir, her sınıf ikişerli sıra olur, çıkınımızda haşlanmış yumurta, belki kuru köfte, belki börek, ev poğaçası, zeytin, peynir, domates, salatalık. Küçük kese kağıtlarında can erik, elbette bir çay bardağı 50 kuruşa tuzlu yerfıstığı seyyardan alınacaktır, simit de öyle, halka tatlı, bir de tamamı sudan mamul bir nevi jöle ama muhallebi diye satılan pembe pembe, dilim dilim tatlı ve yine bir gözünde çikolatalısı, diğer gözünde sadesi, beyaz muşamba kaplı kutudan dondurma. Kutsal bir sefer gibi her sene sonu beklediğimiz “kaynak” yolculuğunun nevalesi bunlardır.
“Kaynak” mı? O zaman Faik Baysal’ın “Sarduvan”ını okumuş olacak değiliz, en fazla koyunların otladığı yamaçlar oraları. “Kaldirik” topladığımız tepelerin birinde bir pınar başı var. “Lojmanlar”ı geç, “mezbaha”ya, ondan önce Koşucuoğlu sucuk fabrikası, fabrika dediğim bahçe içinde iki katlı bir imalathane. (Dünyanın en ironik sucuk markası, Koşucuoğlu. Babam sorar, “Koyunlar, inekler koşmasıyla mı meşhur?” Cevap veririm. “Yooo.” “Eeee? Ne koşar?” Daha düşmez benim jeton. “At koşar” Babam güler bıyık altından. “Eşek?” Haaa. “Koşar, eşek de koşar.” Jeton düşer tabii. Severdi babam böyle şeyleri, “Nallı kuzu bunlar” diye ekler, gülerdi.) Koşucuoğluna gelmeden, “Vagon”un lojman sınırından sola kıvrıl, ileride bir ev göreceksin, bahçesinde tavuklar, yalınayak, sümüklü çocuklar, esmer bir kadın, dilenci değil ama, yumurta satar, fazla verirsen parayı ne bileyim belki topladığı otlardan da verir, mancır mesela, neyse o evi geç, yol boyu böğürtlen çalıları, dereye gelmeden solda bir ceviz ağacı, erikler zaten sıram sıramdır, dere o mevsimde iki bilemedin üç irice taştan taşa sekerek geçilebilir, dikkat, dengeni kaybedersen, derin değil ama paçaların, ayakkabıların, pantolonun da elbet cumburlop. Epeyi yürüyeceksin fakat çocuk adımlarınla, şimdikilerle değil, zaten şimdi orası toplu konut sahasıdır, en fazla üç beş site dubleksi sığmıştır, yemyeşil bir yamaç, kocaman bir ağaç, meşe değil, daha geniş gölgeli, ıhlamur orada olmaz, bir ağaç işte, büyükçe, gölgesi geniş dedim ya, çınar da değil, dibinden bir su kaynar, “kaynak” dememiz ondan.
Peki geldik, ne yapacağız? İp atlayacağız, ebecilik, koş babam koş, yakan top en güzeli, o yaşlarda bile beğendiğin bir kız varsa, ille onu vurmaya çalışırsın, vurunca da gülersin ama o gülüşün manasını sadece sen bilirsin, öyle zannedersin, top kaçar bu arada, alıp gelmek oyunun yarısı zaten. Saklambaç, mendil kapmaca, birdirbir, yorulur, terlersin, yanaklarından ateş çıkar, eğilip su içersin pınardan. Kana kana. Unutursun zamanla kana kana su içmeyi. O ağacı unutamazsın.
Yaz demek, bu “kaynak günü”nün ertesi tatil demektir ve işte tam da Haziran’ın ikinci haftasına denk gelir. Tatilde de okumak gerektiğinden, face mays yok ey hafızası nisyan ile malül ahali, masal kitapları okuyacaksın, boyuna göre.
Mesela, “Yılanın biri, bulmuş bir pınarın başını, su içer oradan sürekli. Pınarın yakınında bir yılan daha yuvalanmış. “Hep sen mi içeceksin bu pınardan” diyesi olmuş. “Babanın tapulu malı mı Allahın suyu?” Değil. “Değil de, gitsene başımdan, bul bir pınar, sen de oradan iç.” Buldun bulmadın, çıkmış kavga. Laf sokmakla olmayacağı anlaşılmış, gün vermişler, kozlarını paylaşmak için. Kim yenerse, öbürü çekip gidecek pınarı bırakıp. Pınarın başını peylemiş su yılanından hoşlanmayan kurbağalar demişler ki engereğe: “Üzülme. Biz senin arkandayız.” Gün gelmiş yılanlar karşı karşıya durmuşlar. Bitsin bu iş nasıl bitecekse diyerek atılmışlar birbirlerinin üzerine. Bir kavga ki sormayın. Kurbağalar da vrak da vrak bu arada. Engerek hakkından gelmiş su yılanının ama çektiğini kendi bilir. Kurbağalara dönmüş, “Ayıp” demiş, “Hani benden yana olacaktınız? Anam ağladı yenene kadar, tekiniz yardım etmediniz. Vraklayıp durdunuz.” Kurbağalar bakışmışlar pörtlek gözleriyle, “Biz gırtlağımızla yardım ederiz. Ne yapacaktık ki?” demişler.
Ezop denen bir adam var. Ezop yani Yunanca Aisopos. İ.Ö. 6. yy'da yaşamış. Masalcı. Kahramanları hayvanlar. Meşhur Aristotales, Ezop'un yolsuzluktan yargılanan bir siyasetçiyi tilki ile kirpinin öyküsünü anlatarak savunduğunu anlatır. “Bir tilkinin başı pireliymiş. Kirpi onu pirelerden kurtarmayı teklif etmiş. Tilki, hayır demiş, bu pireler doydu, artık fazla kan ememiyorlar. Onları kovarsam yerlerine aç pireler gelir.” Ezop bunu anlattıktan sonra jüriye dönmüş, "Saygıdeğer jüri üyeleri, müvekkilimi cezalandırırsanız yerine onun kadar zengin olmayan birileri gelecek ve sizi daha beter soyacak." demiş güya.
“Kaynak”, dedik, su dedik, yılanlardan kıssa ne? Ezop uydurduğuna göre masalın kıssasını da o söylesin. “Laf ebeliğinden başka işe yaramayan, zoru gördü mü hemen bahane bulanlara güvenilmez.”
Memleket neyle uğraşıyor sen ne anlatıyorsun diyeceksin. Celallenme ey okur. Yaz gelmiş, bir masal hatırladık, hepsi bu. Haftaya da LaFontaine’den bir masal seçeceğim size.