Tekerleme değil kısaltma. Aslı atalar sözüdür. Binlerce senenin tülbendinden süzülmüş bir usare ki, şifası devasa. Ne der? “Atın önüne et, itin önüne ot.” der. “Verilmez” diye de ekler.
Türkiye, işte bu “verilmez” kısmını bir türlü anlamak istemez. Atın önüne et, itin önüne ot koymaya kalkar. “Atı alan da Üsküdar’ı geçer.” tabii. Atı alan kim burada? Önce Batı. Avrupa. Sonra Amerika. Şimdilerde Çin. Hindistan. Hatta ellilerde yardıma gittiğimiz Kore.
Clinton başkanken, Çiller başbakandı, görüşme biraz uzamış, şimdi Dışişleri Bakanı olan Clinton kıskanmış derlerdi, şehir efsanesi ama teşbihte hata olmaz, diyesiymiş ki Hillary hanım “Türkiye’nin 10 dakikadan fazla görüşülecek ne meselesi var?” Varmış demek ki Hillary abla. Bugün 90 dakika, yarın 9 saat, sonra 9 gün. Batılı elçilerin padişahımız efendimizle görüşebilmek için aylarca İstanbul’da beklediğini, huzura kabul edildikte, bir paragraflık cümlesinin de kısaca bazen tek kelime ile tercüme edildiğini, elçinin adeta psikolojik komaya sokulduğunu unutmayalım, hatırlayalım.
Obama’nın görüşme masasının görüntüsü bana çok tartışılan son MGK fotoğrafını hatırlattı. Hani tek başına masanın tam ortasına oturmuştu da başbakan, yorumlaya yorumlaya bitiremediydik. Başka ne olacaktı oysa. Ayıptı. Anladın mı şimdi ey okur, atı, eti, iti, otu ne diye başlık yaptığımı? Meramım budur. Başbakanımız masanın başucunda yan yana oturuyordu Obama ile. Türkiye öyle ya da böyle konumunu eşitliyor dünyayla. Sevinelim. Dikkat de edelim. Çalışalım.
Bak şimdi. Görüşme başlayacak ya, diplomatik çevrelerin edasından, bizim tayfa hemen havalara girdi, TV’lerde aynı yorum, görüşme uzayabilir. Güldüm. Yahu ABD sana 90 dakika ayırmış, daha ne? Tophane’de nargile muhabbeti mi, Çark’ta çay sohbeti mi bu güzel kardeşim, uzasın. İki ülke lideri görüşecek. Biri de ABD lideri. O kültür, o gelenek, o disiplin, burnu yere düşse, 91. dakikada eğilip alacağını bilse, o toplantıyı uzatmaz, burunsuz gezer. Uzatmadılar tabii. Tam 90 dakika. ABD budur. Batı budur.
Zeki Başkan da Orhan Cami meydan düzenlemesini gezmiş, açıklama yapmış, okuyunca sevindim. “Tarihi olduğu için şadırvanın birini yıkmadık.” demiş. Müteşekkirim. Çocukluğumuzun şadırvanıdır. Tarihidir elbet. Çatısı değildir. Yeni yapıldı o. Şadırvandan büyük mübarek. Şimdi de yıkın diyorum başkanım. Çatısını yıkın. Eskisinin fotoğrafları vardır arşivlerde. Şadırvanın yeri, hatırası, camiyle alakası korunsundu, muslukları yenilensindi, çeşmelerin aynalarına belki yakışan bir varak yaldızlansındı. Buydu istediğimiz. Bir mütedeyyin ihtiyar bastonunu dayasındı şadırvana, bir günahsız çocuk temiz ağzını. “Bursa'da eski bir cami avlusu / Mermer şadırvanda şakırdayan su / Orhan zamanından kalma bir duvar / Onunla bir yaşta ihtiyar çınar.” diyor ya Tanpınar. Bursa gibidir Adapazarı da, duvarı akran olmasa da Orhan da aynı Orhan, su da aynı su, yanı başında çınarı da var. Koruyanın, gözetenin ömrüne bereket.
Ne demiştim? “Atın önüne et, itin önüne ot” koymayalım. Yeter. Emaneti ehline verelim, bir. Her şeyi yerli yerine koyalım, iki. Ne fazla, ne eksik. Saf kan küheylanı gidip sütçünün uyuz beygiriyle eşleştirmeyelim. Çünkü “Ata da soy gerek, ite de.”
Soy ahlakla olur, ahlak da hak yerini bulmakla!