Böyle bir cadde yok. Gerçekten emin misiniz böyle bir cadde olmadığından? O caddeden hiç geçmediğinizden?
Karşıya geçiyorum. İstanbul’a. Arabamı almayacağım. Dolmuşa bineceğim. Tiyatroyu geçince ineceğim. Konservatuarın açık penceresinden, keman, piyano, şan dersinde genç insan sesleri. Çiçekçiler. “Hep fakirlere mi çalışacağım, biraz da zenginlere çalışayım, dedi” diye anlatıyor. “Ulan burada fakir mi var?” Nereden söz ediyorlar acaba. Her yerde var fakir. Zenginden çok fakir var, hem de her yerde.
Vapuru özlemişim. Normal özlemem, çok olmuş, akbilim geçersizmiş artık, yerine 1 lira farkla kart verdiler. Gazete de aldım, iş olsun. Kadıköy iskelesi aynı ama. Karaköy vapuru aynı. Daha önce yazdım, aynı iskeleden kalkar iki vapur, biri Eminönü diğeri Karaköy, iki ayrı dünyadırlar, sesleri, kokuları, suda salınışları bile başka. Karaköy, daha yakın Abide-i Gurur Caddesi’ne. Yok muydu öyle bir cadde? Pardon!
Vapurdan Topkapı Sarayı’na bakıyorum. Bacak bacak üstüneyse, ayak indirilecek, Salavat-ı Şerife getirilecek, Fatiha okunacak, Saray’da “Emanet-ı Mukaddese” vardır, “Allahümme Salli Ala…”, eskiler denizin burasında böyle niyaz ederlermiş, Topkapı görününce önünden martılar geçen pencereden. Gazetemi dizlerime koyuyorum, ayağımı indirip.
Yazının burasında, şükran-ı nimet kabilinden, kalkıp bardağıma gül şerbeti doldurdum. Bir yudumda çocukluğumun mevlid geceleri. Gecenin tertemiz koktuğu geceler, kömür dumanı, odun isi, yokluk rutubeti, darlık sıcaklarında bile.
Dün twitter’da gördüm, “İslamın sembolü gül mü olmalı, lale mi?” Gülü tercih etmiş bir arkadaşım. Ne güzel. “Lale, Doğu Avrupa’da, sefahat sembolü” diyor. Cevap yazdım. Lale ve Allah aynı harflerle ve aynı biçimde yazılıyor, lale tek dalda tek çiçek, tevhid çiçeği, Elif gibi tek başına, Elif ya da Borges’in ünlü hikayesi “Alef”, yani sonsuz tek, uçsuz bucaksız yalnız. Elbette Allahın Elçisi’nin terinin kokusudur gülün kokusu ama neden bir çiçeği kutsarken diğerini küçültelim?
Gazetede İstanbul surlarının feci halini yazıyor Mehmet Yılmaz, haklı, Amerikalı kadın Sarai’nin cesedi orada bulunmasa kimin umurundaydı surlar? Ertuğrul Özkök de, Allah’ı aradığı yazısı neden çok okundu diye merak ediyormuş. İlhan Kesici aramış, demiş ki, “Vicdan önemli ama merhamet olmadan olmaz!” Kelimelerle çok uğraşıyoruz. Kelimelerle kendimizi çok kandırıyoruz. “Batının teknolojisini alalım, ahlaksızlığını almayalım.” Yani? Beemveye binelim, ayfon beşle internete girelim, dünyanın her yerine uçalım, teheye Avrupa birincisi olsun, uçakları Boeing’den alalım ama ahlaksızlığı almayalım. Tamam, geçme sen Abide-i Gurur Caddesi’nden. Eyirbas’tan daha büyük uçak üret, verme uçuşta şampanya, konyak. Nasıl? Olmuyor mu? E kardeşim, arabasından uçağına her şeyi aldın da gavurun, Yılbaşı çamı mı sığmadı alım gücüne, demezler mi adama? “Amerika’da daha çok kadın öldürülüyor, Hakkaniyetli olalım” diyor Müslüman yazar. Hakkaniyet? “99 caninin yanında 1 masum olsa o gemiyi batıramazsın” diyor İslam. “Hakkaniyet” diyor Müslüman. Ben de önemli olan “Hakka niyet” diyorum. 300 milyonluk Amerika’daki kadar kadın cinayetini 70 milyonluk ülkede işleyemediğimiz için üzülelim mi, sevinelim mi? Sarayi’nin annesi de, “Türkler kızımı kendi evlatları gibi aradılar” diyesiymiş. Teyzeeee, senin kızı Zimbabweliler öldürmedi, teyzeeee. Bu senin kızını kendi evladı gibi arayan Türkler, kendi evlatlarını nerede kaybettiğini bile bilmiyor.
Vapur Karaköy’e kavisle yanaşacak. Topkapı Sarayı’na bakıyorum. Adalet Kulesi’ne. Sarayın en güzel, en değerli yeri orası. Kutsal Emanetler dahil mi? Düşünüyorum. Emanetler, başta adalet olmak üzere Allah’ın emanetlerini koruyan Peygamber Efendimizden emanet değil mi? Belki de “adalet” de mukaddes emanetlerden sayılmalı. En başta üstelik. Abide-i Hürriyet Caddesi, Şişli’de. Abide-i Gurur Caddesi? Yok öyle bir cadde. Emin misiniz?
Patronlar görüyorum. Gurur içindeler. Az sonra bir telefon. Düğmeler ilikli. Sonra yeniden birer firavun. Hadi patronları anladım. Zenginler. Alışmışlar riyaya, yalana, gururla beslenir olmuşlar, putlarını yıkatıyorlar araba yıkamacılarında, tapınma merasiminin eşyaları, saatleri, giysileri. Pazarları, piyasaları güçlünün zayıfı ezmesi üzerine kurulu. Ucuza al, pahalıya sat. Yani alırken de satarken de yalan söyle. Peki fakirlere ne oluyor? Reytingi en düşük İslamcı kanalın spikeri neden Ali Kırca’dan daha havalı, purosu kokulu? Neden hiç sekreter yok artık hep yönetici asistanı var? Neden hiç tezgahtar yok artık hep satış danışmanı var? Neden bana durup dururken, “Abide-i Gurur Caddesi” diye bir başlık attırıyorsunuz? Neden Ertuğrul Özkök’e “vicdan” kelimesini kullandırtıyorsunuz? Adalet Kulesi neden Topkapı Sarayı’nın en yüksek binası diye bir kere olsun düşünmüyorsunuz? Neden şehirlerin ortasında en büyük binalarınız Adalet Sarayı, kütüphane değil, gözlemevi değil, müze değil de Adalet Sarayı? Neden bankadan promosyonla aldığı mersedesle gezmekten utanmıyor rektör? Pardon, teknolojisini alacaktık, değil mi, pardon!
Abide-i Gurur Caddesi, İstanbul’dadır. Türkiye’nin en büyük caddesidir. Aynı caddeden Ankara ve İzmir’de de vardır. Hatta Kars’ın Digor ilçesinde de vardır. Bırakın kasabaları, köylerde bile birer Abide-i Gurur Caddesi vardır.
Abide-i Gurur Caddesi’nde yürümeye meraklı sonradan görme fakirlere Allah zenginlik verse de izzet vermeyecek, güç verse de ikbal vermeyecek, süre verse de aman vermeyecektir. Abide-i Gurur Caddesi dünyanın en büyük çıkmaz sokağıdır. Abide-i Gurur Caddesi cehenneme çıkmaktadır.