Sağcılara inanabilir miyiz? Milliyetçilere? Kapitalistlere? Liberallere? Muhafazakarlara? Hayır! Hiçbirine inanamayız.
Sosyalizm sormayı, sorgulamayı önerir. Kapılanıp kalmayı, yetinmeyi ve kaderine razı olmayı reddeder. Tevekkülü değil, çalışmayı, beklemeyi değil üretmeyi, repoyu değil paylaşmayı teklif eder. Türkiye’de sol, sağın kapitalist “piyasa”cılığına karşı çıkmakla yetinen, “statüko”cu bir “kapalılık” anlamına geliyor ne yazık ki. Türkiye öyle garip bir ülke ki, “başı kapalılar” kafanın içinin açılmasını savunmayı başörtüsüne özgürlükten ibaret saymanın, “başı açıklar” da kafanın dışının kapatılmamasının kafanın içini de “açacağı” yanılgısının “vahşi cazibe”sine kapılmış olarak mezara kadar gidiyorlar. Eşitlik diyen, emek diyen, adalet diyen, sömürüye hayır diyen bir ideolojiye bizim buralarda kim inanır, o da ayrı mesele ya, neyse.
Türkiye’de “bu” sol, bir türlü “demek istediğini” “diyemiyor”, dediğinde de “yanlış” diyor. Kılıçdaroğlu, “Ana…” deyip de gerisini nasıl getireceğini bilemediğini, “en fazla” “Anandan emdiğin sütü burnundan getireceğim” demeyi düşündüğünü ama bunu bile “fazla bulduğu” için “durakladığını” söylese bile artık çok geç. Bu mevzularda “çok hassas” olan halkımız vatandaşına “Ananı al da git” diyen Başbakana gösterdiği “anlayışı”, siyasi rakibine söyleyen hatta “söyleyemeyen” Kılıçdaroğlu’na göstermeyecektir. CHP, basın toplantısını neden Cuma namazına denk getirmiştir? Kötü bir soru olacak ama ABD Irak’ı vurmayı neden Ak Parti iktidarının ilk günlerine denk getirmiştir? Binlerce masum Müslüman’ın Amerikan keskin nişancıları tarafından vurulmasına “destek” için Meclis’ten “tezkere” istemek zorunda kalmadı mı Ak Parti? CHP’lilerin içki içmesine tahammülü olmayanların, yabancı misafirlere, ramazan ayı dahil içki ikramına hoşgörüsü neyle açıklanabilir? Cumhurbaşkanımız da dahil olmak üzere herkesin “Osama” için “İyi ki öldürüldü.” demeye gelecek açıklamalar yapmak zorunda olduğu bir dünyada “tek” terörist “Üsame” midir? “Başka kimse yok mu?” diye sorabilir miyiz mesela? Mesela Amerika’ya?
Aslında dinler bile inanılmayı çok ve öncelikle istemez. “Mucizelere inanırız ama güvenemeyiz.” derdi hep rahmetli Selahaddin Şimşek. Hiçbir Musa nasılsa Kızıldeniz ikiye ayrılacak diye yola çıkmaz. Din, alıştırıldığımızın aksine, akletmeyi, düşünmeyi, ibret almayı önerir. Önerisini “kabul edenler”e, “bağlılıklarını ispat” etmeleri için “ibadet”i emreder. Ne kadar çok insan, rüşvet alıp verdiği halde, namaz kıldığı için kendini “dindar” sanıyor oysa. Dindarların her yerde posterlerini görüp de kim olduğunu merak etmedikleri Che Guevera rüşvetçi belediyecilerimizden daha mı az ahlaklıydı acaba? CIA ajanı, "Üzgünüm commandante.." diyor. "Vurmak zorundayım." Fakat tetiği çekemiyor. Parmağı titriyor. "Sakin olun. Alt tarafı bir insan öldüreceksiniz. " diyor Che. Commandante sosyalizme inanmıyordu, öldürülmeyeceği mucizesine de güvenmiyordu.
Türkiye’yi AB’ye sokmak üzere baş müzakereci olmasının yanı sıra başlarını modaya uygun örtmek isteyen dostlarına eşarp satmak için eşi Vakko bayisi olan bakanımız ne “bağış”lamıştı? “Komünizmin hiç IPhone’u, plazma TV’si olmadı.” Sanki Ruslar aya çıkacak teknolojiyi geliştirirken küçük Egemen’imiz “Soyus bilmem kaç” aracını plazmadan izlemek istedi de komünist olduğumuz için izleyemedi, böyle ezik kaldı bir yanı. Kendi çocuklarının oynadığı PlayStation’ları da Allah’a şükür “gomonis” olmayan “Anadolu Kaplanları” üretiyordur o vakit. Gagarin galiba, aydan dönünce, “Allah’a rastlamadım” demişti. Bizimkiler durur mu? Güya Apollon’un yolcularından birine hemen ezan sesi duyuruverdik ayda. Kimse de sormadı: “Ayda ezan niye okunsun ki?” diye. Gagarin’i anlamak mümkün. “Ayda ezan sesi duydum” diyen birine inanan Müslümanları anlamak mümkün mü? “Egemenler”in tarafını tutan Egemen Bey, acaba şu soruya ne cevap verecektir? IPhone’u komünistler yapsalardı, komünist mi olmamız gerekecekti?
Cezaevindeki gazeteci sayısı 70'e yaklaşmış, 2 binden fazla dava devam ediyor. Soruşturma sayısı 4 bin. Freedom House raporuna göre Türkiye basın özgürlüğü sıralamasında Moritanya ve Nijerya'nın gerisinde, 122. sırada. (Engin Ardıç iki haftadır izinde diye okuyacak bir şey bulamadığı için üzülen Engin Gündoğar’a not: Engin Ardıç’ın Nokta dergisinde yazdıklarını bir yerlerden bulursan bir bak bakalım, o zamanlar niye senin hoşuna gidecek şeyler yazmamış da Engin Ardıç, beğeneceğin yazılarını bu günlere saklamış?)
Mehmet Aksoy alınmasın ama heykeli beğenmek zorunda değiliz. Hele “maliyet”ini, hiç. “Kars’ın kendisi ucube olmuş, onu niye kimse söylemiyor?” diyen Fatih Altaylı’ya cevap vermek kolay değil. Siyaset Meydanı’nda “2,5 yaşındaki Kübra deyip duruyorsun, Kübra’nın ailesi senin belediyenin sınırları içinde yaşıyor, bir kere gitmiş mi belediye başkanın?” diyen Erdoğan’a Kılıçdaroğlu ne cevap verecek diye de düşündüm. Hıncal Uluç’un 3 Mayıs’ta Sabah’taki köşesinde, “Başbakanımızın, ‘Keramet buyurdunuz efendim’ alkışlarına değil ‘Bu yaptığınız yanlış efendim’ diyecek gönüllere…’ ihtiyacı var!” dediği “Çılgın Proje Üzerine” başlıklı yazısını okuyunca da “Galiba Ak Parti’nin sorunu da bu: Güç zehirlenmesi.” diye düşündüm. Zeki Toçoğlu, “Uzunçarşı’da kaçak kat yok, gerekirse çatıyı sökeriz, çatı tarihi yapıya uygun” türünden tek kelime etmiyor da “alt yapı”, “andezit”, “tarihi dokuya uygun zemin” diyor. Zeki Aydıntepe “iyi niyetlilere” laleler, “kötü niyetlilere” de “iri dikenli” kaktüsler göndermiş bu mevzuda. Niyetimin ne olduğunu karıştırırlarsa yanarız diyerek “tatmin olmuş” gibi yapıyorum ve Uzunçarşı “mesele”sini şimdilik uzatmıyorum.
Hiç kıvırmadan cevap verin hadi. Şair Bülent Ecevit başbakan oldu. Siz, “sağcı” ve entelektüel, şair, ressam kaç siyasetçi tanıyorsunuz? Peki bu nasıl bir tesadüftür ki, sağcılardan başka kimse sanatın içine tükürmeye kalkmıyor. Neden böyledir bu? Peki, nasıl olur da ana muhalefetteki sol partinin genel sekreteri, partili bir arkadaşına “Mekke’ye gitme, Muhammed seni bırakmaz sonra.” diyebilecek kadar “nerede” yaşadığından habersiz olabilir? CHP’nin basın açıklamasının Cuma namazına denk gelmesini bu halkın neden affedemediğini biraz olsun anlayabiliyor muyuz? Arkası geliyor çünkü. Sanki her Müslüman Cuma namazı esnasında işyerini kapatıyormuş gibi, bu vecibeyi bir siyasal partiden beklemek en tabii hakkımız gibi davranabilen “muhafazakarlar”a, “hangi yüzle?” diyemeden, “Kazaya bıraksınlar” açıklaması geliyor. Ak Parti’nin hiçbir üyesi, hiçbir namazını kazaya bırakmamıştır, uluslar arası toplantılar, seyahatler dahil, diyebilir miyiz, o da ayrı mesele. MHP Genel Başkan Yardımcısı, “Başını örtersen daha çok hoşuma gider” demiş. Kime? Evli ya da “evsiz” ne fark eder, kendi karısı olmayan bir kadına, kendi evinden başka bir evde, ev haliyle. Kadın ve Aileden Sorumlu Başkan Yardımcısıydı. İstifa etti. Ettirildi. MHP’ye baraj altını adres gösteren o kasetlerde söylenen şeyler, halkı, meclisi hiçe sayan üslup, kendi “ülküdaş”larını bile çileden çıkardı ama depremden sonra Bayındırlık Bakanlığı’ndan inşaat ihaleleri “bağladığı” arkadaşına “Para mı istiyoruz? Avrat istiyoruz” demesi, 2002 öncesi Türkiye “anı”larımızı ve tabii “hafıza”larımızı da tazelemeye yetti.
Solculara inanamayız demem şundandı, kendini sağcı, milliyetçi, kapitalist, liberal, muhafazakar sananlara da inanamayız. “Ve en leyse lil insani illa ma sea.” Necm, 39. “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.”
Demek ki sadece “ellerimiz” ve “aklımız” vardır.