İktidar “İnanca özgürlük, yeni anayasa” diye oy istiyor. Eski arkadaşları şimdi muhalefette. “12 yaşından küçük çocukların Kur’an öğrenmesini 9 yıldır serbest bırakmadılar” diyor. Seçmenin ilk şikayeti işsizlikten. Ana muhalefet dersine iyi çalışmış ama “Statükonun Allah’ı Ankara’da” dedi. Bunu nasıl der, bu tartışılıyor. Şifreler, kasetler, ithamlar. “Allah’a saygısızlık”la suçlamalar. “Bozkurtlarla değil eşref- i mahlukat”la gezen, “Çakal”larla gezmeyen liderler. “Gök kubbeyi başına yıkarım”a karşılık “sende o mecal var mı” demeler. Ekonomiden çok, adaletten çok “ahlak”ın konuşulduğu bir Türkiye. “Devlet” TİB marifetiyle internette “etek”, “hayvan”, “baldız” kelimesi aramayı yasaklamaya kalkıyor. Vatandaş da sütten çıkmış ak kaşık değil, porno sitelerini “tık”lamakta rekor kırıyor, Google’da, “türban” yazınca “müşteri”nin neyin peşinde olduğu da görülüyor, aklımızın nerede olduğu da. Kaset kavgası boşuna değil.

“Aşkın” yani “yüce” yani “ezeli” ve “ebedi” bir varlığa bağlanmak: İnanç. İstersen bir puta bağlan. Çarmıha gerilmiş bir “tanrı”ya, onun “oğlu”na. Hatta taşa. Tabiata. Ateşe. İnanç, insanı derleyip toparlar. Haddini bildirir. Eğilirsin. Ateist profesörün bile mikroskobuna ihtiramla eğildiği yoksa mikrobu bulamadığı bir dünyadır bu dünya. Seyircisinin önünde saygıyla eğilmekten en çılgın sanatçının bile kurtulamadığı aslında sadece inanmanın, bağlanmanın, saygı duymanın, “anlam”ı, “derin”liği keşfetmeye insanın doğası gereği mecbur bırakıldığı bir dünyadır. Müslüman ise, inancını “teyid etmek”, “kavi”, “taze”, “sağlam” kılmak, “belgelemek”, “belirtmek” için “secde” eder. İbadet için secde etmeden evvel aklının, fikrinin, gönlünün, kendisiyle ve kainatla uyumlu olarak “vicdanı”nın çoktan secde etmiş olması gerekir. Secde etmek ibadet etmenin dışında “boyun eğme”yi yani “yere kapanma”yı, alnını “yere koyma”yı, “otoriteyi tanımayı ve anmayı” da içeriyor. Ama en çok “anlama”yı! (Secde etmeyen bir bağlılık en fazla haritadan dünya turuna çıkmak gibi. Gezdiğin, gördüğün yerleri anlat denemez o adama. “Var” “sayılan” bir bağlılık secde etmeyen bağlılık. Secde etmenin gerekliliğini içerime duyuran sesin, namazı “dosdoğru” kılmak gerektiğini söylediğini duymazdan gelemezdim. “Sehiv Secdesi” bunu anlatan bir kitabın adı olarak dosyalarım arasında o gün bugün durup duruyor. “Sehiv Secdesi”ni yazacak “takat”i ve “liyakat”i dilerim bir gün kendimde bulurum.)

Müslümanlar yanlış kıldıkları namazlarda olduğu kadar yanlış yaşamak zorunda bırakıldıkları hayatlarında ve inançlarında da “sehiv secdesi”nin elzem ve mümkün olduğunu kabullenmek zorundalar. İnançlarının doğru olması senin de doğru olduğun anlamına gelmez. Secdelerinin çokluğu “sehiv secdesi”nin gerekliliğini ortadan kaldırmaz.

Hepimizin üzerinde bir kubbe var. Yazıları yıldızlar olan bir kubbe. Peygamberin mescidinin üzerinde de aynı kubbe vardı. Hala aynı kubbenin altındayız. “Neden müslümanların bir ‘neyşınıl coğrafik’ ya da ‘diskavıri’ çenılı yok?” sorusu, ‘Çünkü onlar, tabiatı belgesel mevzuu olarak almıyorlar, bizzat içinde yaşıyorlar, araştırdıkları değil hayret ve haşyetle inandıkları bir gerçeklik olarak algılıyorlar, ‘niçin’ demek onlar için ‘nasıl’ demekten daha erdemli” diye kolayca cevaplanabilecek bir soru değildir. “Dosdoğru” cevaplayamadığımız sorulardan biridir sadece. Namazı “dosdoğru” kılamadığımız gibi (için) hayatı da dosdoğru yaşayamıyoruz. (Secde etmeyenlerin hayatından söz etmiyorum. Secde etmenin eksik olduğu ama kalanın neredeyse “hayatın özüne secde” etmekten ibaret olduğu, “sacit olduğundan habersiz” hayatlar var yeryüzünde. Dikkat. Müslümanlardan, “alnında secde izi” taşıyanlardan söz ediyorum.)

Namazı “dosdoğru” kılmayı “başaramadığımız” için, peygamberin üstü göğe açık mescidinden, o mescidlere benzer mescitlerde, “arş”ın “hesabı”nı sürekli başımızın üzerinde hissetmenin asr-ı saadet’inden Şakirin Camii’nin “kabuk kubbe”li “büyük mabedler devri”ne gelmiş bulunuyoruz. Bu mabedlerin ortak özelliği, fotoselli muslukları değil sadece. Allah’ın “mükevvenat”a koyduğu, “tabiat”a koyduğu, “insanın özü”ne koyduğu “ahlak”ı yani “kendi”ni, yani “adetullah”ı, “sünnetullah”ı reddeden, hiçe sayan, alaya alan, çıkarına göre yorumlayan “dindarlar”la hınça hınç dolu olması. (Yesevi türbesi, “bitmemiş” bir türbedir. Timur ölünce parasını alamayan, alamayacağından korkan mimar, ustalar ve işçiler öylece bırakıp gitmişler. Yesevi’nin yanında zengin türbeleri. “Tamamlanmış”tır hepsi. İnsanlar Yesevi’nin türbesine gitmese kimse görmeyecek ama zenginlerin “müzeyyen” ve “muazzam” mezarlarını. Mevlana, babası için türbe ve türbenin üzerinde bir kubbe istememiş. "Gökyüzünden daha güzel hangi kubbe olabilir?" diyerek.)

Din, inanç, kutsal, ahlak, moral değer, tutarlılık her geçen gün bizde daha da dünyevi bir hal almakta iken ne gariptir ki, dünyayı anlamayı ve anlamlandırmayı müslüman ya da mümin olmayanlara bırakıyoruz. Biz, “müstakil” birer “devlet sahibi” ve “hükümran” olarak yaşamayı umuyor ve buna çalışıyoruz. Bir çok küçük “devlet”ten ve onların birbiriyle kavgasından ibaret hayatımız. Kavga, savaş, hınç, hırs, hayatımızı kuşatıyor. Markaların, ideolojilerin, geleneklerin, hurafelerin, modaların, liderlerin, şeyhlerin, üstadların, “devlet”leri her geçen gün sınırlarını bizim hava ve kıta sahanlığımızın aleyhine genişletiyor. Biz de kendi küçük “sahan”ımıza “dünya”yı ne türlü fazla “sığdırabileceğimiz”in “hesabı” içindeyiz. “Devlet” de bu devletlerden biri. (İktidarın yereli ve evrenseli var elbet ama özünde bir fark var mı? Naylon leğen fabrikasının sahibinde de Hüsnü Mübarek kadar, Barack Obama kadar, Muammer Kaddafi kadar var, “devlet kurma (hayal) gücü”nden. Kasetleri yayınlananlar kadar yayınlayanlar ve seyredenler de “aynı şey”in peşinde. Benim olsun, başkasının olmasın, daha çok olsun, kimseye kalmasın. Siz belediye başkanı olsanız, vatandaşın vergisiyle aldığınız yeni otobüslerin plakasında tesadüfen ya da sehven adınızın soyadınızın baş harfini görseniz, ilgilisine, bunu görmediniz mi diye sormaz mısınız, değiştirin kimse görmeden demez misiniz? Ne yaparsınız? Ebu Hanife ne yapardı? Mekke’yi fethetti peygamber. Hangi sokağa, hangi mescide, hangi kuruma adını koydu? Engin Ardıç’la yetinmeyip beni de okuyan Engin Gündoğar’a not: Krallar, galibiyet sevincini paylaşırlar halkla, sofralarını değil.)

“Devlet”, bir hay ü huy içinde “hayat devleti”mizin sınırlarını daraltıp, aklımızı, gönlümüzü, daha müreffeh ülkelere kaçmak arzusuyla dolduruyor aslında. Acaba gidebilir miyiz? Acaba alırlar mı? İçimizde, kendi ülkesi dışında bir ülkede yaşayıp yaşayamayacağını hiç düşünmemiş kimse var mı? Nedense hiç bizim ülkelerimize kaçan, sığınan olmuyor. (“Burası Ortadoğu. Herkes buradan kaçmak ister!” Body Of Lies. Leonardo Di Caprio, başrolde.) Nedense kaçabildiğimiz ülkelerde kimse bizi servetle, rahatla ödüllendirmiyor. İltica etme hakkı bile tanınmayan zavallı kaçak göçmenleriz. Hicret yok artık, kaçaklar var, gizli sığınmacılar, insan tacirleri var. Hicret yok, çünkü dünyadan ötesine bir yolculuğa çıkılamıyor artık. Dünyanın çok kötü bir yerinden daha az kötü bir yerine kaçış var. Dünyadan kaçmıyoruz, dikkat, dünyaya kaçıyoruz. “Devlet hayatı”, “iktidar”, işte bu nedenle, sadece “hayat”tan, “hayatta olmak”tan, “Hayat devleti”nden daha önemli artık bizim için.

Sehiv secdesi gerektiğini bile bile namazı tamamlamak, ahirete dünyadan gidildiğini unutmak demek. Yazık. Ayıp. Günah. Haram. Cehennem.

Cihat Zafer