KİTABININ HATIRLATTIKLARI (I)
I.
Rasim Özdenören, 'Yazı Kendini Savunuyor' başlıklı yazısına şöyle başlıyor: 'Modern zamanlarda, yazının profanlaştığını, metaya dönüştüğünü ve seri üretimin konusu haline geldiğini söylüyoruz.' Octavio Paz, 'Bugünkü edebî alışveriş, tamamıyla ekonomik nedenler tarafından güdülenir.' derken edebî eserin ticarî bir eşyaya dönüştüğünün altını çiziyordu. 'Piyasanın mantığı, edebiyatın mantığı değildir.' çünkü.
II.
'Kendini yazar olarak gören kimse, kendini yazıyla ifade etmediği zaman kendini görevini ifada ihmale düşmüş biri olarak görüyorsa, bence o kişiye yazar dememiz gerekiyor.' Özdenören yazıda-varoluş ya da yazıyla-varoluş durumunu imâ ediyor. Arapların yazı için 'mutlak beden' ifadesini neden kullandıklarını daha iyi anlıyorum.
III.
Özdenören, 'Yazı, bir vechesiyle fotoğrafa da benziyor.' diyor. Pavese, 'Günleri değil anları hatırlarız' demişti. Yazıcı, o anın vakanüvisidir bazen. Bazen imâ eder bazen de gerçekliği mecaz yoluyla yumuşatır. Çünkü gerçek hiçbir zaman 'gerçek' değildir.
IV.
'Arı bal yapar ama balı izah edemez.' Necip Fazıl Poetika'sının çarpıcı fragmanı. Özdenören bu bu esrarengiz tecrübeye 'bulutsu durum' diyor, Marguerite Duras ise 'kara yığın'... Duras 'İnsan yazı yazarken, bir içgüdü karışıyor sanki işin içine.' derken 'bilinçdışı' bir tecrübeye mi işaret ediyor? Söz konusu 'bulutsu durum'un söz ile anlatılamayacağı, sadece tecrübe edenlerce anlaşılabileceği âşikâr...
V.
Rasim Özdenören, Nathalie Sarraute'nin ‘Çocukluk’ isimli anlatısındaki bir diyalogdan hareketle imgenin mi yoksa kelimenin mi daha önce var olduğunu sorguluyor. Diyalog şöyle:
'-Bu küçücük yere annemin bayrağını diktim... Onun sancağını dalgalandırıyorum.'
'-Bunlar kuşkusuz, o yaşta senin kafanda oluşacak imgeler, sözcükler değildi...'
'-Tabii ki hayır! Hatta bir büyüğün kafasında oluşacak şeyler de değildi... Bunlar hissedilmişti, her zaman olduğu gibi, sözcüklerin kalıbına dökülmeden, bütünüyle... Ama yetersiz de olsa duygularımızı algılayabilmemizi sağlayan işte bu sözcükler, bu imgeler...'
Özdenören 'Kelimeyle ifade edilmemiş bir imge, aslında imge olarak varbulunmaz.' derken imgelerin kelimelere ihtiyaç duyduğunu söylüyor ancak zihinde oluşan fakat hiç ifade edilmemiş, kalıba dökülmemiş, çağrışımlar yoluyla akla başka şeyleri getiren imgeleri nereye koyacağız? Bir bakıma Divan şiirimizdeki gerçek 'mazmun'lar gibi... Meselâ Fuzûlî’nin beytinde 'namaz' mazmunu var ama namaz kelimesi hiç geçmiyor:
‘Bir yerde sabit et kadem-i itibarını kim
Rehber-i şerî'at ola muktedâ bana’
VI.
'Yazı ve Mazmun' başlıklı denemeye Rasim Özdenören, 'Hiçbir yazı anlaşılmasın diye yazılmaz.' cümlesiyle başlıyor ve son tahlilde yazarı, yazdıklarının anlaşılmasını isteyen bir özne olarak konumlandırıyor. Şöyle devam ediyor: 'Yazının zor anlaşılır olması, yazarla okur okur arasında varbulunması gereken parola ve işaret üzerinde tam bir mutabakatın sağlanamamış olmasıyla ilişkilendirilebilir. Taraflar parola ve onun işareti üzerinde mutabık kalmışlarsa, anlaşma zemini de sağlanmış olur. Eğer şifreler üzerinde mutabakat yoksa, bu durumda, yazı da anlaşılmaz olarak kalmaya hükümlü olur.' Sorulması gereken şu: Yazar ya da şair ile okur arasında Özdenören'in ifade ettiği gibi mana üzerinde bir mutabakata gerek var mı? Bence yok. Hele 'Tek anlam devri'nin geçtiği modern zamanlarda. Umberto Eco'nun ‘Yorum ve Aşırı Yorum’da üzerinde durduğu kavramların bir hayli ehemmiyet arz ettiğini söyleyebilirim. İntentio auctoris (yazarın niyeti), intentio lectoris (okurun niyeti), intentio operis (metnin niyeti); bütün niyetler birbirinden ayrı olabilir. Bu konuda Hilmi Yavuz'un ‘Kemal Özer'in ‘Ağıt’ Şiirini Yeniden-İnşâ Denemesi’ başlıklı makalesi çok iyi bir örnektir.
VII.
'Yazmak keşfetmektir' diyor Özdenören. Calvino da ‘Okumanın keşfetmek olduğunu söylemiyor muydu? ‘Okumak, yeni oluşmaya başlayan bir şeye yaklaşmak demektir.’