“…Ve sevgili, gam sultanıdır orda / yani doğuda, solgun bir melametle doğan / büyük boynuyla gecenin ve gündüzün / ve şairler ki sevda askerleridir / kızıl bir kadife kadar mağrur / yahut bir şayak kadar hırçın / ve vakur / gönlümüzün” Hilmi Yavuz.
Geçtiğimiz hafta sonu Mardin’deydim. Adapazarı’nın ulusal hatta uluslar arası kültür elçisi Fahri Tuna sayesinde Artuklu Üniversitesi’nin davetlisiydim. 1. Zinciriye Şairleri Buluşması’nın sunuculuğunu yaptım yine bir Adapazarlı rahmetli Faik Baysal’ın seslendirme sanatçısı kızı Elif Baysal’la birlikte.
Fahri Tuna, Mardin’de 2010 yılında, dönemin valisi Hasan Duruer’le gerçekleştirdiği Akademi GAP benzeri bir projeyi şimdi de Edirne’de hayata geçiriyor. Akademi Edirne, dün açıldı, D. Mehmet Doğan, Ali Çolak ve Aybars Bora Kahyaoğlu’nun da aralarında bulunduğu önemli isimlerin katılımıyla. Edirne’yi son ziyaretimde, “teklifsiz, tekellüfsüz” bir idarecinin, gayretine, himmetine ve samimiyetine ne kadar çok ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm, bu önemli şehrimizin ziyan edilmiş şehirlerimizden biri olduğunu acı acı hissederek. Ne ecdada yakışıyor yani tarihe ne de bugüne, Edirne’nin hal-i pür melali. Derken Hasan Duruer vali olarak tayin edildi Edirne’ye. Allah hizmetinde her müşkülünü hall-i asan eylesin, mert ve dürüst valimizin. Mardin’de bu ikinci seyahatimde, cami avlusunda, kahvehanede Hasan Vali’den bahseden herkes, nasıl bir idareci özlemi içinde olduğumuzu anlatıyordu aslında. “Sabah namazında bir bakıyorum çizmelerini giymiş geziyor. Koruması yok.” “Hiç olmadı ki koruması” diyor mesela başka bir Mardin’li.
Mardin’de bir Şeyhmus Dayı var. 5 bin ağaç dikmiş, bakımını kendi yapıyor. 4 yüz metreden su çıkarmış, “Borcumuz nedir?” diye soran vali Duruer’e “Sevap parayla satılır mı?” diye sormuş. Emekli maaşıyla geçinen bir gönül adamı. Yemek parasını da ödetmedi bize. Yeni Şafak’ta Mehmet Şeker yazdı, Şeyhmus Dayı’nın hikayesini. Ben Mehmet Şeker kadar “şeker” anlatamayacağım için buradan adres gösteriyorum o kadar.
Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay’la, Hilmi Yavuz’un “Edebiyat Hatıraları” programı için Mimarlık Fakültesi binasındaydık. Uğur Tanyeli fakültede bölüm başkanı ya da dekan her neyse. Karıştırmam normal çünkü kapısında sadece adı yazıyor, o kadar. Rahmetli Şeyh-ül Mimarin Turgut Cansever üstadımızın emaneti dostumuz Halil İbrahim Düzenli hocanın odasında kendimi bir Amerikan üniversitesinin misafiri gibi hissettim. Özgür, mütevazı, insana, hayata, mekana, bilime ve tarihe saygılı adamların oluşturabileceği bir atmosfer vardı orada. Çeşit çeşit aroma ve sertlikte kahvelerin kokusu da bu atmosfere katkıda bulunuyordu bence.
Zinciriye’nin Onur Konuğu Hilmi Yavuz üstadımızdı. Haydar Ergülen’den Ali Günvar’a, Nilay Özer’den Haluk Oral’a kadar seçkin isimler şiirlerini okumakla kalmadılar elbette. Mehmet Sait Turhan hocayla Hilmi Yavuz’un Zinciriye’deki yüksek kubbeli medrese odasında “Kur’an-ı nasıl anlamalıyız, nasıl okumalıyız” konulu yüksek rakımlı sohbetini nasıl anlatabilirim ki size. Bu arada sabahlara dek süren şiir ve felsefe sohbetlerinden de maalesef çok sır veremeyeceğim. Roni Marguiles’le anlaşamadığımız Kemalizm konuşmasını özetleyişi başlı başına dersti Hilmi Hoca’nın. Özellikle sevgili Haluk Oral’ın ısrarı neticesi Ahmed Arif şiirinin “eda”sı hakkında Hilmi Yavuz’un “demostrasyon”unu göremeyenler için çok üzgünüm. Sohbetlerden (algıda seçicilik nedeniyle) aklımda kalan bir vecizeyi sizinle paylaşayım: “Bugünün işini yarına, ütünün fişini karına bırakma!” Eğlencenin boyutlarını siz tahmin edin artık.
“Yaşadığımız dünya, bizi bunaltan, bizi körelten, vicdanımızı, yüreğimizi acıtan bir yer. Kanın, gözyaşının ve zulmün artık sıradanlaştığı bu zamanda; insanın kaçacak bir yer aradığı, ona ferah nefesler aldıran temiz bir âlemdir şiirin dünyası. Şiir, hep vardır. Şiir, her yerde, görebilirsek eğer, hayatımızın her ânında vardır.” diyor rektör Omay.
Görebilene. Bulabilene. Yazabilene. Okuyabilene var hocam. Prof. Dr. Serdar Bedii Omay kalitesinde, şiirden anlayan, yani insandan ve hayattan anlayan üniversite rektörleri temenni ediyorum ülkeme. Hatta, şiir hakkında saçmalamadan ve sade suya tirit sayılamayacak bir konuşmayı 15 dakika irticalen sürdüremeyen hiçbir profesörün rektör yapılmaması gerektiğini söylüyorum. Yanlış mı? Başımıza ne geldiyse ilmin sadece cehaletini aldığı ama asıl özelliği(!) baki kalmışlardan gelmedi mi?
Mardin’e “şiir şehir” dedim. Taştan kafiyeler yapmış insanlar abbaralarla evlerden sokaklara, avlulardan, kubbelere. Biz eski taşın üzerine yeni taş koyabilmiş miyiz? Ne gezer? Yahya Kemal şiiri yanında asker manisi gibi yeni şehirlerimiz. Yeni Mardin de öyle, yeni Adapazarı da. Ört ki ölem!