“Üstad”ın 30. vefat yıldönümü bu hafta. Aynı zamanda doğum yıldönümü. 1928’de yazdığı “Yıldızlı Bir Gecede” şiirinde, “Ömür ki, bir kurak çöl, / Onu tek bir güne böl; / Şebnem gibi doğ ve öl, / Yıldızlı bir gecede” diyen Necip Fazıl, ölümünden 55 yıl önce, biliyor gibi yazmış, şebnem gibi aynı günde doğup öleceğini.
Aynı şiirin başında, “Sema bize seslenir; / Kalma, gel, işkencede! / Ruhumuz ebedidir; / Bunu duy, tek hecede!” diyor “Üstad”. Elbette ruhumuz ebedidir. Fakat ona çektirdiklerimiz. Ah, o eziyetler. Yaşamak işkencesi. Birbirimize yaşattığımız. Acımadan.
“Hapishaneleri üniversitelerini geçti” diye Fransız Ansiklopedisi’ne girdiği söylenen “Üstad”ın hapishane hatıraları okunmadan daha doğrusu “Babıali”, “Cinnet Mustatili” ve “O ve Ben” adlı kitapları okunmadan şiirlerinin de kendisinin de doğru anlaşılabileceğine inanmam.
“Cinnet Mustatili”nde, hatırımda kalanını yazayım, dışarıdan köpek sesleri geliyor, küçücük bir koğuş penceresi… Dünyalara sığamayan bir muhayyilenin dünyayla tek bağı o küçük pencere ve uzaktan köpek sesleri… Üstad tahliye olur. İlk aklına gelen şudur: “Al işte kavuştun, o çok özlediğin köpeklerin dünyasına.”
Necip Fazıl, kimine göre sabık şair, kimine göre Sultan-üş Şuara, kimine göre dava adamı, kimine göre kumarbazdır. Hepsidir. Yahut hiç biridir. Necip Fazıl, bu dünyadan başka alemlere hicret eden adamdır.
“Bu mahşerin içinden / O gün ben de geçtim ben, / Nem varsa evim, anam, / Çocukluğum, hatıram, / Ve ne sevdalar serde / Bıraktım gerilerde / Kaçar gibi yangından.” dediği “Takvimdeki Deniz” şiiri şöyle başlar: “Hasreti denizlerin, / Denizler kadar derin.” “Üstad”ın en güzel şiirlerinden biridir ve şöyle biter: “Kurşun yükünü gönlün, / Tüy gibi hafiflettim. / Denize hicret ettim.”
“Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış; / Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.” diyen Necip Fazıl, “Yıllarca saatim işlemiş ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” demez boşuna.
Müslümanlar için amaç kaybolduğu için maalesef artık bir gerekçesi ve manası da kalmayan “sanatçılık” işini de doğru anlamıyoruz. “Sanatçı hassas olur” zannediyoruz mesela. Acaba öyle mi gerçekten? “Sanatçı, dünyanın en dayanıklı insanıdır. Bir sanatçının katlandıklarının yarısına bile katlanamaz işadamları, politikacılar, askerler, doktorlar, mühendisler, mimarlar. İşadamları bu dünyaya hizmetçilik etmeye gelmiş adamlardır. Vazgeçmesinler çalışmaktan diye lüks oteller ve lüks arabalarla kandırıyorlar onları. Sanatçı metelik vermez buna. Politikacılar, kolay alkışlayan insanları takıyorlar peşlerine. Menfaatlerinden avlıyorlar zavallı insanları. Sanatçılar dünyanın en akıllı insanlarına söz geçiriyorlar. Maldan, mülkten, makamdan caydırıyorlar. Askerler cephede en fazla ölmeyi emredecek kadar kahramandırlar. Sanatçılar ne uğruna ölmemiz gerektiğine inandırırlar bizi. Doktorlar, beynimizi, kalbimizi ameliyat ederler, yaşatmaya uğraşırlar. Fakat insanlar ameliyatla akıllı ya da sevgi dolu olmuyorlar. Nefes almakla da yaşamış sayılmıyoruz. Sanatçılar, beynimizi, kalbimizi kesip biçmeden, daha iyi, daha doğru çalıştırıyorlar. Hayatın manasını onlardan öğreniyoruz. Mühendisler hayatımızı kolaylaştırırlar, makinalar yapar ve çalıştırırlar ama nedir kalorifer sıcağıyla anne sıcağı arasındaki fark, bunu sanatçılar anlatıyor. Mimarlar Süleymaniye bile inşa etseler, o mekanın değerini ve ruhunu kavrayacak muhataplarını yine sanatçılar yetiştiriyor.
Sanatçı hassas olur demekle, eğer, bizden daha duyarlı olur demek istiyorsak buna kısmen evet diyebilirim. Yok, dayanıksız olurlar, çabuk küserler, alıngandırlar gibi yüzde yüz yanlış kodlamalar kastediliyorsa, orada durun, diyeceğim. Sanatçı kalbi nedir, biliyor musunuz? Şarkısını Zülfü Livaneli’den dinlediğiniz “Vapur” şiiriyle, Nazım Hikmet söylesin onu da: “Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden, / teper ha babam teper / paralanmaz / teper taşlı yolları.”
Sanatçı neden hepimizden büyük adamdır ve neden hepimizden daha dayanıklıdır peki? Gönlün kurşun yükünü hafifletmekle kalmaz çünkü, bize de bunun yollarını gösterir, yordamını öğretir. Bakınız Necip Fazıl’ın “Çile”sine!
Cumartesi akşamı Sakarya Valiliği’nin davetlisiyiz. Alifuatpaşa Köprüsü’nde Necip Fazıl şiirleri okuyacağız. Sakarya Nehri’nin üzerinde, şairin kendi sesinden “Sakarya Türküsü”nü dinleyeceğiz. “Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an”acağız. Sırtına Türk tarihi vurulmuş Sakarya’nın kıyısında şiirler okurken, aynı hamurdan olduğumuz, kandan ve çamurdan ibaret ırmağa eğilip ağlayan salkım söğütlerin taze yaprakları arasından belki de dolunay görünecek. Sesimizi bütün Sakarya duyacak. İçimizden geçenleri Necip Fazıl da, Anadolu da, Büyük Doğu da duyacak.
Cumartesi akşamı, Alifuatpaşa Köprüsü’nde buluşalım. “Kurşun yükünü gönlün, tüy gibi hafifletmek için. “Hicret” edebilirseniz tabii.