Galata Mevlevihanesi'ndeyim, Galib Dede'nin dizinin dibinde...
Biri karanfil bırakmış, tek bir karanfil...
Semahane'ya yürüyorum. Burası bir başka kokuyor.
Galib Dede'nin can kokusu.
'Efendimsin' diyorum, kelimeler kursağımda düğümleniyor.
Kırmızı laleler var orta yerde. Bu öten kuş da ne?
Burası neresi? Burası dünyanın merkezi şimdi...
Ben dünyanın kalbindeki 'Süveyda'.
Adını bilmediğim bir ağacın altında oturuyorum.
Kahverengi bir kedi taşlar üzerinde uzanmış, uyuyor.
Hamuşan'dayım. 'Susanlara hiçbir şey sormayınız' mısraını mırıldanıyorum Necatigil'in.
Kitabelerde adımı arıyorum: Yok!
Görevliye havzun suyu erguvana dönene dek buradayım diyorum.
Görevli, 'hangi havuz' diye cevap veriyor.
Bilmiyor görevli, havuzun olduğunu bilmiyor; belki görmüyor.
Buranın kedileri bile Mevlevi. Dönüyorlar etrafımda.
Kalbimi 'matbah' kılmalıyım sevgiliye.
Boynumu rahle...
Belki lale, belki lale.
İkindiüstü. Günün en sevdiğim vakitleri.
Nazlı bir varoluş...
İşte dizindeyim Dede.
Pamuk Şeyhim. 'Efendimsin'...
İsmimden düşüyor 'elif'...
Ceylanlardan düşen amber gibi...
Bana mayısın cinneti kalıyor.
Ve dahi sessizliğin cenneti...