Gök ekin biçecek olanlara; -talebelerime…
-Ne görüyorsun?
-Görünmeyeni.
-Nereye gidiyorsun?
-Rüyâ Kasrı’na.
-Nerede konaklayacaksın?
-Uçurum Oteli’nde.
-Kimsin sen?
-Ben onun sılası kendimin gurbetiyim.
-Başka?
-Akşama doğruyum ben.
-Başka?
-Ben, benden gayrı her şeyim.
-Aşk nedir?
-Ben ol da bil.
-Hocan kim?
-Sebepsiz hüzün.
-Mektebin?
-Loş odalar mektebi.
-Bu gözümden bakan ne?
-O
-Nerdesiniz yoksaydıklarım?
-Kalp Kalesi’nde.
-Sen hiç gül kopardın mıydı gülden?
-…
Gömleğim Temmuz Güneşi
gömleğim temmuz güneşi
dokunma, yanarsın
âh cânım efendim
başaklar yanar,
kuşağın, keşkülün yanar
ehl-i dilin sinesine
gelir konar hümâ
o cân’dan bahis açar
ikindi üstü bir incirkuşu
sana gölgeden bir köşk
bana ışıktan bir meşk bağışlar,
aşk olsun, efendim
cânım efendim,
gömleğim temmuz güneşi
çömleğim alevden
o âteşi içtiğimden beri
gök ekin biçtiğimden beri
Gönlüm
‘Hac yollarında meş’ale-i kârbân gibi
Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın ey gönül’
Nedîm’in bu beytini okudum,
gönlümle oturup hüzünlendiğim o yerde.
Pekmez kaynatıyordu annem,
Üzüm topluyordu babam.
Ve olgun incirler
bütün balını döküyordu yeryüzüne.
Baktım, göğe baktım, göğe baktım
Göğe baktım…