“Birey ile cemaati, din ile bilimi, özgürlük ile ahlakı, millet ile devleti, tarih ile gelecek tasavvurunu, kimlik ile aidiyeti karşı karşıya getiren modernleşme tecrübemiz ortaya yarım kişilikler, karışık zihinler, daralmış vicdanlar ve sonuç olarak parçalanmış bir toplumsal muhayyile çıkarttı.” 27 Haziran 2011, Zaman. Doç. Dr. İbrahim Kalın. Mühim adamdır. Başbakanımızın da başdanışmanıdır.

Yarılmışlıktan söz ediyor Kalın, çatlaktan. Cereyan yapan açık iki pencereden. Tek açmadılar hiç pencereyi. Sağ ve soldu pencereler, gerici-laik, şimdi Türk-Kürt. İlle üşüttürecekler, hapşırtacaklar. Koronderi bulunca kendiliğinden çarpacak kapılar zaten hazır. Türbanı sıktıkça müstehcenlik fışkıran mahremiyet, demokrasiye abanınca despotizme dayanan özgürlük nelerin karşı penceresi? Huysuz Show’un şimdi de dans yarışması bahanesiyle yayınlandığı bir ülkedir bu ülke. Yılbaşında Taksim Meydanı’nın mıncıktan, kandilde türbelerin boncuktan geçilmediği dürrü yekta memleket.

Hangi sorunumuz günümüzün sorunu? Tanzimattan beri boğulduğumuz bütün denizleri toplasan tükürük hokkasını doldurmaz ama havanda su dövmekte üstümüze yok. Kanırtmayı seviyoruz, kaşımayı, kanatmayı. Hınç toplumuyuz aslında. Meğer zulme maruz kalmaktan dolayı tertemizken güçlenir güçlenmez kirlenivermiş o kadar tanıdık var ki! Sopayı ele geçirenin merhametten nasibinin kesilmesinin gerekçesi ne? Bir vakitler fena dayak yemiş olmak. Yavuz Selim zamanından kalma bir ayrılık var diyelim, kabak Cumhuriyetin başına patlamıştır, şikenin Fener’in başını yemesi gibi. Kimse, borcunu ödemeye yanaşmamakta ve ille alacağının peşine düşmektedir. Serebrenitza için ağlamak insancadır, elhak öyledir de, Madımak için de gözyaşımız var mıdır, mesele işte buradadır. Çerkesler, candırlar, Milli Mücadele’de ikide bir isyan çıkarmadı mı bazıları? Makbuldürler. Kürtler, can yaktılar, Kurtuluş’ta bizimle birlikte gık demeden savaşmadılar mı? Kırılmışlardır. Kıro dediğimiz milletin dili var, şarkısı var, mutfağı, dokuması var. Göbeklitepe 12 bin yıllık bir uygarlığı işaret eder, Muğla’da değil, Urfa’da.

Meclis’te “Küstüm Show” bitti ve hem ana muhalefetin hem de iktidarın nalıncı keseri gibi kendine yontma merakının yongaları kaldı geriye. Bildiğin talaş. Herkesin haklı olduğunu sandığı yerde haksızlık gırla gider. Oscar Wilde demiş ki: “Fikirlerimin en yanlış olanları en fazla taraftar bulanlarıdır!” Doç. Dr. İbrahim Kalın, çok değil beş sene evvel ne diyordu, “İslam Dünyası Parlak Geçmişini Arıyor” yazısında? “Orta yolu olmayan bir medeniyet doğru yolu da bulamaz. Gazali, teolojik ve siyasi bir krize giren 12. yüzyıl İslam dünyasında itidal ve iktisad çağrısında bulunmuş ve İslam tarihinin en köklü dönüşümlerinden birini gerçekleştirmişti. Gazali’siz bir İslam dünyasının bugünkü durumu ortada. İslam dünyasının bize orta yolu gösterecek çağdaş bir Gazali’ye şiddetle ihtiyacı var.”

Amin Maalouf’un önce “Semerkand”ını sonra “Ölümcül Kimlikler”ini okuyup öyle geçiniz “Çivisi Çıkmış Dünya”ya. Sorun, parlak bir geçmişimiz olmasında. Onu aramamızda. Geçmişte aramamızda. Oysa “Batı, geçmişteki parlak zaferlerini Müslümanlar gibi tarih kitaplarından değil savaş meydanlarındaki, bilimde, teknolojideki üstünlüğünü günlük gazetelerden okuyor.” diyor Fransızca yazan Lübnanlı Emin Maluf.

İtidal ve iktisad tavsiye eden bir Gazali’yi dinleyecek sağduyu kaldı mı bizde? Kime kulak vermemiz gerektiğini ayırt edebilecek irade? Kaldı mı bizde o gayret, o edeb, o cesaret, o yüz? Cenab Şehabettin’le bitirelim. “Ahmak, ışıkla alevi karıştırır ve kendisini her yakanı güneş sanır.” Aynamız ister iç ister dış bükey olsun, yamuksa diye düzeltmeyi rahmetli Selahaddin Şimşek’in diliyle yapalım: “Nice ışık saçanlar yangın çıkartmakla suçlanmışlardır!” Ş.

Eczacı Engin Gündoğar’a not: Bu yazıda senin adın geçmediği gibi Engin Ardıç’tan da söz edilmemiştir. Haftaya belki.