Hala kulaklarınızdadır yeri: “Uyusunda büyüsün niinnnniii…” Çocuklar için uyku “büyüten” bir şeydir muhakkak. Ya “büyükler” için? İstikrar iyidir. Her zaman mı peki? Temel’e sormuşlar, güzellik mi istersin, aptallık mı? “Aptallık” demiş. Niye? “Güzellik geçicidir” demiş. “Kuzu gibi ol diyorlar sana, büyüyüp ortaya çıktığında koyun gibi güdebilmek için!” Can Yücel’indir. Sunturludur. Anlayana.
Kafasına kuş pislese piyango bileti almaya koşan bir toplumun ninnisi olmaya ne kadar da uygun. “Yığın, kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü.” Kadınlar ve seçmenler, davayı bana açmayın, bu suntur da Cemil Meriç’ten. Benim görüşüm daha az davalık değildir ama bu fakir onu yazacak da değildir.
Anlı şanlı üniversitelerimizden birine milyon dolarlık mikroskop almışlarmış, dünyada 3 tane mi ne varmış, alnının ortasına ne asmışlar dersiniz? Nazar boncuğu. Türk modernleşmesi. Doğulu bilimselliği. Solculuğumuz da böyledir. Onu da İsmet Özel’den alıntılayalım: “Kaldırımlarda demokrat, otobüslerde dindar / Geceyi saatlerine bakarak anlıyorlar.” (İzahı için bkz: Hangi Batı, Attila İlhan. Anmadan olmazdı Kaptan’ı.) Bayram namazlarında camileri dolduranların hepsi Milli Görüşçü müdür sanki? Başlarını yarım, çaputları türbe demirlerine sıkı sıkı bağlayanlar?
En kültürlüsünden de duyarsınız en muhafazakarından da. Reina’da da aynıdır Türkler Sultanbeyli’de Kur’an kursunda da: “Baş sağlığı diliyorum.” Rahmetli Selahaddin Ağabey uyarmıştı defalarca. Yahu “başın sağ olsun” diye hayvanı ölene denir. Yani “Allah başka keder vermesin, senin başın sağ olsun da ölen keçi koyun öküz olsun” anlamına. Adamın babası ölmüş, taziyemiz budur. Sabr-ı cemil niyaz edecek kaç kişi kaldı?
One minute”ten ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama İsrail, daha yeni, Türkiye’nin itiraz etmemesi sayesinde, yani evet demesiyle, oy birliği ile OECD üyesi oldu. Heron’un tanesi 20 milyon dolar. Bizimkiler de yapmışlar. Eksiği yok fazlası var. Adı Çaldıran. İnsansız uçak. Sadece 4 milyon dolar. Bakalım alacak mıyız, alabilecek miyiz? Kendi kendimizden. Teferruatı merak edenler, Nuri Demirağ’a ne yaptığımızı araştırabilir. İlk değildir yani, son da olmayacaktır.
Asker siyaset ilişkisini ya da kavgasını Ergenekon’la başladı sananlar “Muhteşem Yüzyıl”da Kanuni dönemi yeniçerilerinin şehri nasıl yağmaladığını seyrederken acaba ne düşündü? “İstemezük” tarihi 1923’te başlamaz anlayacağınız. Türkiye tarihi, isterseniz 1071’den alın, “atın önüne et, itin önüne ot” tarihidir. Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün’e sordum, Kanal A’da, canlı yayın öncesi. “Hocam Türkler tembel midir?” “Hayır.” “Aptal mıdır?” “Asla.” Nedir peki? “Organize olamıyoruz.” dedi. (Organize olalım beyler fıkrasını bilenler bilmeyenlere anlatsın.) Yeni değil, 1996’da sanırım, Samanyolu TV, “Telve”yi yapıyorum haftada bir, Nilüfer Göle konuk, “Hocam Türkiye genç bir ülke…” diye başladım, “Evet” dedi Göle, “Artık biraz büyüsün!”
Başbakan 3 çocuk ister her evlendirdiği çiftten. Haklıdır. Yaşlanıyoruz. “Güç”tür insan, hele başka gücü olmayan buluşsuz toplumlarda. İnsandan büyük icat mı var, üret Allah üret. Selahaddin Şimşek, “Nüfusumuzu azaltmak istemelerindeki maksat nüfuzlarını çoğaltmaktır!” derdi. Doğrudur. Kampanyaların hedefi 30 milyon yoksulun kaçı çocuk? Ve neden azalmaz da artar bu yoksul sayısı her seçim? Çünkü sapla samanı karıştırmakta üstümüze yoktur.
Müslümanız elhamdülillah. Soru: Cebrail’in indirdiği ayetleri peygamber yazdı veya yazdırdı mı? Kağıt yoksa ipeğe, taşa, ceylan derisine? Peki nerede o yazılar? Hangi müzede? Yoksa neden yok? Hz. Muhammed’in yazdırdığı nüshaların zararı ne olsa gerekti?
Rahmet istedi Selahaddin Ağabey, “Uygarlık ihtiyaçlarını sıralayabilmektir” derdi. Senin şehrin sürünüyor sayın Toçoğlu, nene gerek körler için özel yol? Milyonla gözü açık’ın gözü önünde köye dönen bir şehirde gözü görmeyenlere hizmet göz yaşartıcı gerçekten! Uzunçarşı’yı gördüm. İçler acısı. Andezit olmamış. Hele o “kör”ler içinmiş ya sarı kabartmalı kanallar, o hiç olmamış. Çatıyı demiyorum bak. Çatı karanlık, plastik, pis, çamur, leş. Gözleri görmeyen kardeşlerimize özel yol yapıldığına göre sayıları sanırım milyonladır (Adapazarı’nda bu kadar “ama” olduğunu ben bile tahmin edemezdim!) Uzunçarşı bitince, yola devam edemeyip öylece dikilip duracaklar mıdır sevgili başkanım? “Abdülhamid Düşerken”in filminin uyarlandığı kitabın yazarı Nahit Sırrı Örik’in satırları: "Meserret oteli şehrin en büyük caddesinin üstünde. Belediyeyi, polisi, Halk fırkasını, hükümeti, postahaneyi ve saireyi oturduğum yerden öğreniverdim. Nihayet yağmur dindi ve sokağa çıktım. Yolda ilerleyince iki katlı küçük binalardan mürekkep uzun ve muntazam bir çarşı. Bir kaza merkezi olmakla beraber, iktisadi ehemmiyet ve ticaret hayatı itibariyle Adapazarı'nın birçok vilayet merkezlerine üstün bulunduğunu bu çarşı pek güzel gösteriyor.” Uzunçarşı’dan söz ediyor Nahit Sırrı. Geçtiğimiz Pazar günü nöbetçi eczane Asım Hamdi Arca idi. Eczacı Mehmet Toplar ile oturduk sohbet ettik bir müddet. Hiç değilse binaların cepheleri, hiç değilse Manastır şehrinin çarşısı gibi düzenlense, balkonları, pencereleri, çıkmaları rengarenk çiçeklense, ille de yağmurda eriyecekler için her dükkan kırmızı, lacivert hatta krem kendi markalarına münasip tenteler ile kendilerini diğerlerinden ayırsalar, insan başını kaldırsa, gökyüzünü görse, mevsimi, günü, ışığı görebilse. Hayal. Adapazarın’da değil sadece Viyana’da, Paris’te, İstanbul’da bile Mehmet Toplar gibi pipo içerek, klasik müzik dinleyerek Tasavvuf Tarihi, Mesnevi okuyan eczacı bulabilmek kadar hayal galiba.
Yaramız derindir efendiler. Elifi görse mertek sanacak çok allame yetiştirdik. En sonuncusunu Seda Sayan buldu, karşılıklı 33 sayısının sırlarını konuşuyorlar, Çelakıl’la beraber seyircinin aklını çeliyorlar. Çünkü en çok sevdiğimiz “dolma”lar arasında “kulaktan dolma” ilk sırada geliyor. Okumak, öğrenmek, hakikati aramak ya aklımıza zarar veriyor ya cüzdanımıza. “İman”ımız bile Necip Fazıl’ın hicvinden kurtulmuş değildi: “Bu millet bir emirle dine girdi, bir emirle dinden çıktı.” Ramazan programlarında her sene geceler boyu fıkıh öğrenen halkımız bu sene de “sakız çiğnemek orucu bozar mı” diye soracak ama ezan nedir, ne demektedir merak etmeyecek. Dili koparılmış, düşüncesi iğdiş edilmiş bir toplumun inancı hurafeden başka nereye varır?
“Enseyi karatmayalım” diyor ya Çetin Altan, peki. Cemil Meriç’in neden “ideolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” dediğini izah edecek bir deneme yapalım. Akif’in düşmanı kim? Fikret. Tevfik Fikret’çiler kimi sevmez? Mehmed Akif’i. Mehmed Akif ne demiş?
“Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa / Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır / Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa / Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır.”
Eyvallah. Tevfik Fikret. Peki o ne diyor?
“Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhi, bu ne zillet?/ Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?/ Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ! / Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm! / Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?”
Milliyet, Akif’in oğluna ait ölüm haberini nasıl vermiş idi? “Mehmet Emin Ersoy dün, İstanbul Tophane'de bir kamyon kasası içinde ölü bulunmuştur. Devamlı alkol alan ve bir kalp krizi sonucunda öldüğü anlaşılan Mehmet Emin Ersoy'un cenazesini kaldıracak bir makam bulunmadığından ceset uzun süre sokakta kalmıştır. Üç yıl önce eşi ölen Ersoy, kendini uyuşturucu maddeye vermişti ve uzun süredir Tophane'nin arka sokaklarında yaşıyordu...''
Peki Fikret’in Haluk’u? “1893 İstanbul doğumlu Halûk, 72 'nci yaş gününe beş gün kala Florida'nın Orlando kentinde öldü. Amerikan gazeteleri ölüm haberini (Başını defne yapraklı bir tacın süslediği büyük Türk şairi Tevfik Fikret'in oğlunu kaybettik) diye verdiler.”
Haftaya tamamını yayınlayacağım. Atatürk’ün arkasından yazılmıştır. Kimin yazdığını şimdi söylemem. “Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaban bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyla ölüm, Atatürk’ü hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü.”
Peki, bir ipucu vereyim. Yukarıda okuduğunuz şiirlerden ilki Akif’e değil Fikret’e aittir. Aynen öyle. İkincisi de Tevfik Fikret’in değil Mehmet Akif’in satırlarıdır. “Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler / Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer…” mısralarının hedefinin Abdülhamid olması gibi… “Herifin sofrada şampanyası hâlâ ayran / Bâri yirminci asırdan sıkıl artık hayvan” satırları da Mehmed Akif’indir ve muhatabı Ulu Hakan Abdülhamid Han’dır.
“Allahü Ekber... Allahü Ekber... / Bir samt-ı ulvî: Güyâ tabiat / Hâmuş hâmuş eyler ibadet.” diyerek her şeyin sessiz sesiz Allah’ı andığını, derviş bir gönülle duyup duyuran, dinsiz(!) ve oğlunu da papaz olarak yetiştiren(!) Fikret’in ölmeden önce yazdığı son şiiriyle, “Sancağ-ı Şerif Huzurunda” ile bitirelim bu bahsi o zaman. “Fil bu tuttuğum hortumdur” dememize sebep olarak “tuttuğumuz” bütün “kuyruk”ları hatırlayarak tekrarlayalım bu şiiri. “Ben Rabbime doğru / Her an müteveccih, mütevekkil ve saburum / Ölsem de ne mutlu bana, kalsam da ne mutlu!
“Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama sahip olabilmiş hükümdar yoktur.” diyerek Atatürk’ü yere göğe sığdıramayan kim mi? Söylemem. Haftaya yazının tamamını yayınlayacağım. Erken öğrenmek isteyenler, Kemalistlerle mücadelesini ibretle ve şaşkınlıkla takip ettiğim Engin Ardıç’ın şaraplı kafayla yazdıklarını çay içerek okuyan Engin Gündoğar’ a sorabilirler. Eczanesi İstasyon Caddesi’nde. Yahut, Milli Egemenlik.