Dört bir yanı ateş çemberine dönen ülkemizin, on yıllardır istikrarsızlığın hakim olduğu Orta Doğu’da sağlam duruşunu, ABD-İsrail ve İran savaşında da sürdürme kararlılığı ve iradesi devam ediyor.

Bölgesinde ve dünyada, Hariciye tecrübesiyle attığı diplomatik adımları ve benimsediği stratejilerle, arabuluculuk rolünü en üst düzeyde sürdüren Türkiye üzerinde, ABD-İsrail ve İran savaşının olası etkilerini Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yıldırım Turan’a sorduk.

DETAYLARI ANLATTI

Doç. Dr. Turan, tarihi gerçekler merceğinde bölge ülkeleri ile Amerika’nın Türkiye’ye karşı tutumları, ülkemizin olası bir saldırı durumunda uluslararası hukuktan doğan mütekabiliyet hakları ve konuyla ilgili merak edilenleri, detaylarıyla anlattı. Türkiye bu savaşta doğrudan bir taraf olmasa da jeopolitik konumu gereği sonuçlarından en ağır şekilde etkilenecek ülkelerin başında geleceğini ifade eden Turan, “Bu nedenle nihai hedefimiz çatışmanın yayılmasını önlemek, bölgesel istikrarı korumak ve diplomatik çözümü dayatmak olmalıdır.” dedi.

YILDIRIM TURAN KİMDİR?

Ben Doç. Dr. Yıldırım Turan. Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyorum. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimimi Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladım. Doktora çalışmamda Avrupa Birliği’nin demokrasi teşviki politikası ve bu politikanın Türkiye’nin demokratikleşme sürecindeki rolünü ele aldım. Akademik çalışmalarım ağırlıklı olarak uluslararası ilişkiler teorileri, Türk dış politikası, Avrupa Birliği, Ortadoğu siyaseti ve güvenlik çalışmaları üzerine yoğunlaşıyor. Bu alanlarda uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış makalelerim, kitaplarım ve kitap bölümlerim bulunuyor. Ayrıca lisansüstü düzeyde birçok yüksek lisans ve doktora tezine danışmanlık yaptım.

ÖNEMLİ GÖREVLERDE BULUNDU

Üniversitede farklı idari görevler de üstlendim. Avrupa Birliği Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi Müdürlüğü, Ortadoğu Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve anabilim dalı başkanlığı gibi görevlerde bulundum. Bunun yanı sıra uluslararası kongre ve akademik etkinliklerin düzenlenmesinde de aktif rol aldım. Kısaca, çalışmalarımı özellikle Türkiye’nin dış politikası, Avrupa Birliği ile ilişkiler ve Ortadoğu’daki siyasi gelişmeler üzerine yoğunlaştıran bir uluslararası ilişkiler akademisyeniyim.

SAVAŞIN TÜRKİYE’YE ETKİSİ

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılar, Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan geniş çaplı bir bölgesel güvenlik krizine dönüşmüş ve hem bir bölge ülkesi hem de NATO üyesi olan Türkiye’nin bu tablodan etkilenmemesi imkânsızdır. Bu etkileri dört ana başlıkta değerlendirebiliriz:

TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ VE BÖLGESEL DENGE

Türkiye ve İran, tarihsel rekabete rağmen bölgesel güç dengesinde birbirini tamamlayan iki komşudur. İran’ın zayıflaması veya olası bir rejim değişikliği kısa vadede Türkiye’nin hareket alanını genişletiyor gibi algılansa da uzun vadede ciddi bir belirsizlik ve güvenlik riski yaratabilir. İran’da oluşacak bir devlet zafiyeti, Suriye ve Irak'takine benzer yeni istikrarsızlık alanları doğuracaktır.

DİPLOMATİK STRATEJİ VE ARABULUCULUK

Türkiye, sorunların diplomasiyle çözülmesini savunan bir aktördür. Krizin derinleşmesi durumunda Ankara'nın önceliği, bölge ülkeleriyle birlikte hareket ederek savaşın yayılmasını engellemek olacaktır. Türkiye’nin İran karşıtı bir askeri koalisyona katılması oldukça düşük bir ihtimaldir; odak noktası diplomatik kanalları açık tutmak olacaktır.

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ (DENGE POLİTİKASI)

Batı ittifakı ve NATO üyesi olan Türkiye'nin, ABD ile tamamen karşı karşıya gelmesi de beklenmez. Ancak bölgesel istikrarı önceleyen Ankara, bir yandan müttefiklik ilişkilerini korurken diğer yandan bölgeyi daha büyük bir yangından uzak tutacak çok hassas bir denge siyaseti yürütmek zorundadır.

EKONOMİK VE GÜVENLİK MALİYETLERİ

Hürmüz Boğazı gibi kritik enerji hatlarındaki riskler petrol fiyatlarını artıracak, bu da enerji ithalatçısı olan Türkiye’yi doğrudan vuracaktır. Ayrıca ticaret yollarının kesintiye uğraması ve olası yeni göç dalgaları, Türkiye için ciddi güvenlik ve maliyet sonuçları doğuracaktır. Sonuç olarak Türkiye bu savaşta doğrudan bir taraf olmasa da jeopolitik konumu gereği sonuçlarından en ağır şekilde etkilenecek ülkelerin başında gelecektir. Bu nedenle nihai hedefimiz çatışmanın yayılmasını önlemek, bölgesel istikrarı korumak ve diplomatik çözümü dayatmak olmalıdır.

TÜRKİYE GÖÇ DALGASINA HAZIR MI?

Bu meseleye iki boyutta bakmak gerekir: Türkiye’nin hazırlık kapasitesi ve siyasi tercihleri.

İran’da yaşanabilecek bir istikrarsızlık veya rejim krizi, 90 milyonluk nüfusu göz önüne alındığında Türkiye için Suriye'dekinden çok daha büyük ve karmaşık bir göç baskısı yaratabilir. ABD ve İsrail saldırılarının büyümesi veya Suriye benzeri bir iç savaş ihtimalinin artması, sınır bölgelerinde kitlesel hareketliliği doğrudan tetikleyecektir. Böylesi bir senaryoda Türkiye’nin ilk önceliği elbette insani durumu korumak olacaktır.

KONTROLSÜZ GÖÇ DALGASI

Bölgede uluslararası hukuka saygılı bir aktör olan Türkiye, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini geçmişte olduğu gibi gelecekte de önceleyecektir. Ancak ülkenin kapasitesine baktığımızda; Suriye krizinde edinilen tecrübeler devlet kurumlarına önemli bir kriz yönetimi becerisi kazandırmış olsa da ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasi sınırlarını ciddi biçimde zorlamıştır. Bu nedenle bugün, kontrolsüz yeni bir göç dalgasına karşı çok daha temkinli bir tutum söz konusudur.

SINIR ÖTESİ YÖNETİM

Türkiye’nin olası bir krizdeki temel stratejisinin şu iki eksende şekillenmesi beklenmektedir: Sınır Ötesi Yönetim: Göçün Türkiye'ye ulaşmadan, mümkün olduğunca İran içinde veya sınır hattındaki güvenli bölgelerde insani yardımlarla karşılanması. Uluslararası Sorumluluk Paylaşımı: Böylesi büyük bir krizin yükünün tek bir ülkeye bırakılmayıp diplomatik yollarla uluslararası topluma dağıtılması. Sonuç olarak Ankara; insani krizlere tamamen kayıtsız kalmamakla birlikte, bu çapta bir göçü tek başına “karşılayan ülke” olmak istemeyecektir. Geçmiş deneyimlerin de etkisiyle, yeni bir dalgayı tek başına üstlenmek siyasi ve toplumsal açıdan sürdürülemez bir senaryodur; bu nedenle odak noktası diplomatik ve bölgesel kriz yönetimi olacaktır.

TÜRKİYE GÖÇÜ KABUL EDER Mİ?

Türkiye’nin böyle bir göç dalgasını kabul edip etmemesi yalnızca insani bir mesele değil; aynı zamanda jeopolitik, ekonomik ve toplumsal sonuçları olan stratejik bir karardır. Bu nedenle hem kazançları hem de maliyetleri birlikte değerlendirmek gerekir. Öncelikle olası kazançlar açısından baktığımızda, Türkiye’nin büyük bir insani krizde kapılarını açması uluslararası alanda önemli bir siyasi ve diplomatik prestij sağlayabilir. Türkiye, Suriye ve Ukrayna krizlerinde olduğu gibi, insani sorumluluk üstlenen bir aktör olarak küresel kamuoyunda güçlü bir meşruiyet elde edebilir. Bu durum Avrupa Birliği ve diğer uluslararası aktörlerle ilişkilerde Türkiye’nin diplomatik elini güçlendirebilir. Aynı zamanda Türkiye’nin kriz yönetiminde merkezi bir ülke konumuna gelmesi, bölgesel diplomasi açısından da bir etki alanı yaratabilir.

GÖÇ DALGASININ ETKİLERİ

Ancak işin diğer tarafında çok ciddi maliyetler var. Türkiye zaten uzun süredir büyük bir göç nüfusuna ev sahipliği yapıyor ve bu durum hem ekonomik kaynaklar hem de sosyal uyum açısından ciddi bir yük oluşturmuş durumda. Yeni bir göç dalgası, özellikle ekonomik şartların zor olduğu bir dönemde, kamu maliyesi üzerinde ciddi bir baskı yaratabilir. Ayrıca konut, iş piyasası ve sosyal hizmetler gibi alanlarda toplum içindeki gerilimleri artırma riski de bulunur.

GÜVENLİK VE BÖLGESEL İSTİKRAR

Bir diğer önemli mesele güvenlik ve bölgesel istikrardır. İran gibi büyük ve karmaşık bir ülkeden gelebilecek göç hareketi sadece sivillerden oluşmayabilir; kriz ortamında farklı aktörlerin, milis grupların veya istihbarat faaliyetlerinin de bu hareketlilikten yararlanma ihtimali vardır. Bu nedenle Türkiye açısından sınır güvenliği ve göç yönetimi çok daha hassas bir konu hâline gelir. Dolayısıyla Türkiye için ideal yaklaşım, göçü tamamen reddetmek ya da tamamen serbest bırakmak gibi iki uçtan biri değildir.

GÖÇÜN EKONOMİK YÖNÜ

Ankara muhtemelen kontrollü, sınırlı ve uluslararası iş birliğine dayalı bir model arayacaktır. Yani insani sorumluluk tamamen reddedilmeyecek ama bu yükün tek başına Türkiye’nin omuzlarına bırakılmasına da izin verilmeyecektir. Kısaca söylemek gerekirse, böyle bir göç dalgasını karşılamak Türkiye’ye diplomatik prestij ve insani meşruiyet kazandırabilir; ancak aynı zamanda ekonomik yük, toplumsal gerilim ve güvenlik riskleri gibi ciddi maliyetler de doğurabilir. Bu nedenle Türkiye’nin önceliği, krizi mümkün olduğunca bölge içinde ve uluslararası iş birliğiyle yönetmek olacaktır.

TÜRKİYE NASIL BİR YOL İZLEMELİ?

Türkiye’nin böyle bir kriz ortamında izlemesi gereken en temel strateji denge siyaseti ve aktif diplomasi olmalıdır. Çünkü Türkiye hem NATO üyesi bir ülke hem de İran’la uzun bir kara sınırına sahip bölgesel bir aktör. Bu iki gerçek, Ankara’yı otomatik olarak taraflardan birinin yanında konumlanan bir aktörden ziyade krizi yöneten ve dengeleyen bir diplomatik aktör hâline getiriyor. Birincisi, Türkiye çatışmanın bölgeselleşmesini engellemeye odaklanmalıdır. ABD ve İsrail’in başlattığı saldırılar kısa sürede Körfez’den Doğu Akdeniz’e kadar geniş bir alanı etkileyen bir güvenlik krizine dönüşmüş durumda ve Hürmüz Boğazı gibi kritik enerji hatlarının riske girmesi küresel ekonomik sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle Ankara’nın önceliği, krizin daha fazla ülkeyi içine çekmesini önlemek olmalıdır.

TÜRKİYE’NİN ROLÜ

İkincisi, Türkiye arabulucu veya kolaylaştırıcı rolünü güçlendirmeye çalışmalıdır. Türkiye’nin önemli avantajlarından biri, hem Batı dünyasıyla hem de bölge ülkeleriyle konuşabilen nadir ülkelerden biri olmasıdır. NATO üyeliği Türkiye’ye Washington’la güçlü bir temas kanalı sağlarken, İran’la tarihsel komşuluk ilişkileri de Tahran’la diyaloğun sürmesini mümkün kılar. Bu nedenle Ankara, doğrudan müzakere olmasa bile arka kapı diplomasisi açısından önemli bir platform olabilir.

BÖLGESEL DİPLOMASİ

Üçüncü olarak Türkiye bölgesel diplomasiye ağırlık vermelidir. Yani yalnızca küresel aktörlerle değil, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak ve Ürdün gibi bölge ülkeleriyle koordinasyon içinde hareket etmesi gerekir. Çünkü Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarının kalıcı çözümü çoğu zaman bölge ülkelerinin ortak inisiyatifleriyle mümkün olabiliyor.

GERÇEKÇİ POLİTİKA

Son olarak Türkiye’nin diplomatik yaklaşımı ilkesel ama pragmatik de olmalıdır. Ankara bir yandan uluslararası hukuku ve sivillerin korunmasını savunurken, diğer yandan bölgedeki güç dengelerini dikkate alan gerçekçi bir politika izlemek zorundadır. Bu, Türkiye’nin ne tamamen Batı eksenli bir pozisyon alması ne de tamamen karşı cephede konumlanması anlamına gelir. Tam tersine Türkiye’nin rolü, krizi tırmandıran değil, krizi yöneten bir aktör olmak olmalıdır.

TÜRKİYE’NİN 3 TEMEL HEDEFİ

Kısacası Türkiye diplomasi masasında üç temel hedefe odaklanmalıdır: çatışmanın yayılmasını önlemek, diyalog kanallarını açık tutmak ve bölgesel istikrarı koruyacak çok taraflı bir diplomatik zemin oluşturmak. Bu yaklaşım hem Türkiye’nin güvenliği hem de bölgenin geleceği açısından en rasyonel yol gibi görünüyor.

Kaynak: Yazı İşleri Müdürü Serkan OK