Bizde tevbe denince işlediğimiz günahlar akla gelir. Emirleri terk etmek ve nehiyleri işlemek sureti ile yaptıklarımız akla gelir. Ve cuma geceleri ve bazı cemiyetlerde tevbe denince gunahı kebair ve seğair'den nedamet ifade edilir. Buna rağmen tevbede başarılı olamayız. Nedenmi, Tevbenin temeli sağlam değilde ondan. Tevbe gerçek bir iman'a dayanmıyorsa aynı hatalar tekerrur edip duracaktır. Hata ve gunahların kaynağına inilmeden yapılan tevbe tevbeye muhtactır.
Peki ne yapmalıyız? Rabbim kur'anı kerimde ölçüyü bildirmektedir. Lutfen sıralamaya dikkat ediniz. Meryem suresi 59 ve 60. ayette şöyle buyrulur: Fakat onlardan sonra yeni bir nesil geldi namazı kaybettiler, şehvetlerine uydular. Onlar kötü bir ceza ile karşılaşacaklar. Ancak tevbe edip iman ederek iyi işler yapanlar hariç işte onlar cennete gireceklerdir. Zerre miskal zulm edilmeyeceklerdir.
Bu ayeti kerimelerde namazı za'i ve şehvetlerine uyanlara inanç ve düşünce noktasında tevbe etmeleri emr olunmaktadır. Yani zihniyeti, anlayışı ve düşünceyi tevhid çizgisine getirmeden yapılan tevbenin hedeflenen sonuca ulaştırmayacağı anlaşılmıştır.
Taha suresi 82. ayeti kerimede şöyle buyrulur: Ve kesinlikle ben, dönüş yaparak iman edip salih ameller yaptıktan sonra, dosdoğru yolda gitmeye devam eden kişi için çok bağışlayanım.
Furkan suresi 70. ayeti kerimedede: Tevbe eden iman edip salih ameller işleyenler müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere cevirir. Allah bağışlar ve acır.
Kasas suresi 67. ayeti kerimedede: Tevbe eden iman edip iyi işler yapanların kurtuluşa ermesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu ve buna benzer ayeti kerimeler bizlere evvela hakiki bir anlamda LA İLAHE ifadesiyle tağutu reddetip Allah'a sımsıkı sarılmadıkça imanın makbul olmayacağını beyan etmektedir. Bu sebebledirki evvela dinin onaylamadığı zihniyetten sıyrılıp sonra iman ve ameli salih ile hakiki tevbeye muvaffak olabiliriz.
DİN MEVSİMLİK DEĞİLDİR
Dini bilgilenmenin eksik oluşundandır ki yanlışlar peş peşe gelmektedir. Dini kabul etmek ayrı bir şey, istikamet ve itidal ayrı bir şeydir. İnancın geçerli ve doğruluğunun yanı sıra, amelin de salih ve halis olması gerekmektedir. İbadet denilen hayatı, güzel göründüğü halde, imanı hakkıyla kavrayamayanlar bulunduğu gibi, doğru inandığını beyan edip, yanlış yaşayanlar da bulunmaktadır. İmanın ve amelin dengeli ve geçerli olmasına gayret etmelidir. Bu vazifenin başlayıp biten değil, daima yenilenen bir sürece ihtiyacı vardır. Hayatın imanla daima alakası olduğu gibi, amellerin de imanla sıkı bir bağı vardır. Mesela; namaza iman dinin olmazsa olmazı iken, edasını ihmal etmek “ kebair denilen büyük” günahlardandır. Namazın tarifinden evvel, namazın önemi, istikameti ve huşuunun öğrenilmesi, namaz için daha gereklidir. Namazı eda etmeyenler, namazın tarifini bilmediklerinden değil, önemini kavrayamadıklarındandır. Teravih namazına önem verdiğini sanıp, farzları ihmal edenler, kendilerini kandırmış olurlar. Ne yazık ki bazı din eğitimcilerimiz, özü ihmal ederek, kabukla meşgul olmuşlardır. Kabuk derken, ibadetlerin şekli kısmı, özsüz ise kabuktan farkı yoktur.
Her ibadetin dinde önemi vardır. Birini yerine getirmek diğerini ihmal etmeyi mazur ve haklı göstermez. İbadetlerin zamanla ve mekanla birlikte bazen de imkanla alakası vardır. Kul daima ibadet şuurun da olursa her anını “mümin” kılması mümkündür. Maalesef günümüz resmi anlayışı kadar, örfi kavrayışı da dini bölük pörçük eylemiştir. Örnek verecek olursak, “üç aylar” konusu, dini yorumlama bakımından bizi birçok yanlışa sevk etmektedir. Bu zaman dilimini farzlar üstü farz görmek ve göstermek, diğer zamanları ihmal ve inkar etmemize sebep olmuştur. Dini mekan ve zamana hapsetmek, diğer mekan ve zamanları dinden bağımsız hale getirmektir ki şirke mahkum olmaktır. İmandan bağımsız alan ve hayat tevhide muhalefettir. Sevabı ve günahı dinin içinde düşünmek gerek. Günah işlemek ayrı, günaha hürriyet vermek ayrıdır. Ferdi günahlar toplumu helak etmez, günahın toplum tarafından savunulması cemiyeti onulmaz zararlara sürükler. Yazılı medyanın yaptığı tam da böyledir. Bu çağda zina suç olur mu tezini savunan gazeteler, üç aylarda “Kur’an meali” verme yarışına girmektedirler. Sanki zina üç aylarda harammışçasına. Canlısını sunmak güç olduğu anlarda, resimlerle “kadını” şehvet objesi olarak sunmaktadırlar. Kadının dişiliğini kişiliğine, şehvetini şahsiyetine, bedenini beynine tercih edenlerin, İslam ve kadın başlıklı yazı yazmaya hak ve yüzleri yoktur. Kafesten kurtardık derken, kafeslenen kadınları dert etmeyenlerin, ahlaktan bahsetmeleri abesle iştigaldir
“De ki: Bakın, benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm yalnızca bütün âlemlerin rabbi olan Allah içindir. “[1] Bu ayeti kerime hayatımız da hiçbir boşluk bırakmadan varlığımızı imana bağlamaktadır. Ne üç aya, nede dört ay değil, tüm ömrü hakkın iradesine tabi kılmaktır mümin olmak. Maalesef üç ayları, manevi kazanç kapısı kabul ederken diğer zamanları ise dinden bağımsız kılma yanlışlığını göremedik. Konunun anlaşılması için şu ayeti dikkatle düşünmeliyiz: “Sana saldırmazlık örfünün geçerli olduğu ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki; O ayda savaşmak çirkin bir şeydir, ancak insanları Allah yolundan çevirmek, o’nu inkar etmek ve Mescidi harama girmekten onları menetmek ve halkını oradan sürmek, bütün bunlar Allah katında daha da kötüdür, çünkü zülüm ve baskı öldürmekten daha korkunçtur….[2] Ayeti kerime iki şey arasında mukayese yapıyor. Birincisi haram aylarda savaşmak, diğeri ise iman ve salih amelden döndürmek. Hangisi sizce daha büyüktür günah bakımından. Kur’anın ifadesiyle imana ve amele engel olmak daha büyük zülüm ve haksızlıktır. Bu gün biz Müslümanların ekserisi, üç ayları dinin zirvesi yaparken, diğer zamanlardaki vurdumduymazlık kat ve kat zülümdür. Kimse yanlış anlamasın nafilenin ve recep ile şabanın önemini azaltıyor değilim. Fakat üç aylar edebiyatı adı altında dinin özünü kaybettiğimizin kanaatindeyim. Bizde bir söz vardır, dünya üç gündür. Biri dündü gitti gelmez, biri yarın ereceğimiz meçhul, o halde bu günün değerini bil. Sanki üç ayları da böyle mi anlamalı bilmem. Birkaç lokma ikramı ve üç beş gün oruçla sorumluluğumuzu geçiştiremeyiz. Bu gecenin ibadeti ve namazı nedir yerine, bu dünyada ki sorumluluğum nedir diyebilmeli.
“Allah’ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra insanlığa, Allah’ın yanı sıra bana da kulluk edin demesi düşünülemez. Aksine, ilahi kelamın bilgisini yayarak ve kendiniz o’nu derinlemesine inceleyerek Allah insanları olun.” Bu ayetten de anlarız ki, kulluğu şahsileştirmemeli sadece hayatı rabbanileştirmeliyiz. Günümüz dünyasında dini hayatı, kimi evliliğe, kimi emekliliğe, kimi de hac ibadetinin sonrasına “yer” vermektedir. Hayatın her anının sorumluluğu olduğunu bilmeyenler, kendilerini üç aylarla avutmaktadırlar. Bütünü bilenin üç ayları değerli iken, hayatı parçalayanların üç ay anlayışı şeytanın hilesinden başka bir şey değildir. Resülüllah sav gerektiğinde ramazan ayında dahi savaşa çıkmıştır. Buda gösteriyor ki “anın” sorumluluğunu kavramak gerekir. Değilse yapılması gerekenleri ihmal, boşuna gayrettir.
Üç aylar; recep, şaban, ramazan, Haram aylar; Muharrem, recep, zilkade ve zilhicce. Hac ayları; şevval, zilkade ve zilhiccenin on günüdür. Ayların hepsini topladığımızda yedi ay eder ki şunlardır; Muharrem, şaban, ramazan, şevval, zilkade, ve zilhiccedir. Senenin yarısından fazlası kutsal ay anlamını taşır. Buradan şunu çıkarabiliriz ki hayatımızı aylara göre değil, sorumlu olduğumuz amellere göre yaşamalıyız. Dini mevsimlik işçi gibi algılamamalıyız. İbadetimizden tatilimize, manevi hazzımızdan eğlencemize kadar her neye sahipsek tümünü kulluk şuuru içinde yaşamalıyız. Perakendeci değil, toptancı bir anlayışla dine sahip çıkmalıyız. Son söz; Her geceyi “kadir” bilmek şuuruyla yaşayanlardan olmak dileğiyle, Kadir de inen Kur’an-a kendinizi emanet ediniz vesselam.