Eski Ahit'ten bir ayet:
'Ve diyarımızda kumrunun sesi işitildi'
Diyarımız neresi?
Kumru ne?
İşiten kim?
Batıda Bergson, Eliot ve Proust, bizde Yahya Kemal ve Tanpınar imtidâd'a bilhassa vurgu yaparlar.
Zamanı mazi, hâl ve istikbal diye bölmezler, sadece 'hâl' vardır; 'mazi' ve 'istikbal' bu halde 'içkin'dir.
Öyleyse hâli anlamak, maziyi ve istikbali 'idrak etmek' manasına gelecektir.
Müslüman 'ibnü'l vakt' olmak zorundadır.
Kendi düree'sini oluşturmak zorundadır.
Ân'ı yakalamak ve ordan genişlemek; bütün mesele bu!
Yazarak, kelimelerin kalbine girerek, varlığı okumak...
Var olanı, yok olacak olanı, gerçek olanı, yalan olanı, rüya olanı, hayal olanı ama yine de gerçekten daha gerçek olanı okumak...
'İkra'! İlk emir buydu!
Kendi kalbini okumak...
Orda, kalpte 'nûr-ı siyeh' gibi, 'süveydâ' gibi duran Kudüs'ü, Halep'i, Mekke'yi, Medine'yi, Kahire'yi okumak...
Herkes kendi içindeki Ortadoğu'ya, Şark'a, şarkıya baksın...
İkbal baktı, Âkif baktı, Hz. Pîr baktı, Sühreverdi baktı, Attar, Gazalî, Şeyhü'l Ekber, Fuzûlî, Nâbî baktı...
Onlar baktılar 'âyine-i pür-tâb-ı mücellâ'da nihân oldular.
Biz baktık kendimizi gördük, sadece kendimizi...
Aradaki temel fark bu!
Miraç Kandili geliyor; kutlayacak mıyız?
Hangi bayram, hangi kandil, hangi gece?
Sevgili Peygamberimiz kab-ı kavseyn kadar yaklaştı Güzeller Güzeli'ne.
Cebrail geçemedi, kanatlarım yanar dedi.
Biz şimdi hangi kuyudayız?
Yûsuf'un miracı olan kuyu değil bu kuyu!
Kandilinizi kutlamıyorum.
Mişkatü'l Envâr'ı okuyorum sadece.
Miraciye dinler gibi dinliyorum bir arının sesini...
Soru şu?
Kudüs'ü çarmıhını sırtından eksik etmeyen İsa gibi daima içimizde mi taşıyacağız,
yoksa bulunduğumuz yerden, bu amansız geceden Kudüs'e yürüyecek miyiz Efendimiz gibi?