Ezan islamın en gür sembolüdür. Ezan önce imana davet eder. O iman ki tevhidi simgeler. Ezan amele davet eder, o amel ki önce namazın ikamesini ister. Ezan okumak sadece müezzinin mesleği değildir. Duyan her kulak sahibinin gönül ve dudağında ki sesleniştir. Ezan duasıyla ve namazıyla yaşanan islamın kulluk ruhunun canıdır.
Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim ezanı işittiği zaman: Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allahım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefâatim vâcip olur." Buhârî, Ezân 8, Tefsîru sûre(17), 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Mevâkît 43; Nesâî, Ezân 38; İbni Mâce, Ezân 4
Sa'd İbni Ebî Vakkas radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim müezzini işittiği zaman: Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik ederim. Rab olarak Allah'tan, resûl olarak Muhammed'den, din olarak İslam'dan razı oldum, derse, o kimsenin günahları bağışlanır." Müslim, Salât 13. Ayrıca bk. Tirmizî, Salât 42; Nesâî, Ezân 38; İbni Mâce, Ezân 4
Her iki hadiste geçen "ezanı işittiği zaman" sözüyle anlatılmak istenen, ezanın tamamını işittikten sonra demektir. Çünkü ezanı işiten kimsenin müezzinin söylediklerini aynen tekrar etmesi gerektiğini ve bunun Resûl-i Ekrem tarafından emredildiğini önceki hadiste açıklamıştık. Ezan bittikten sonra ise, Peygamber Efendimiz'e salâtü selâm getirilir; sonra da ezan duası okunur. Yaygın olarak bilinen ve okunan ilk hadiste geçen dua ise de, bundan başkasının da okunabileceğine bu ikinci hadis delil teşkil eder. Hatta bunlar dışında me'sûr olan yani Peygamber Efendimiz'den rivayet edilen ve hadis kitaplarında yer alan dualardan herhangi biri de yapılabilir.
Beyhakî'nin rivayetinde ilk duanın sonunda bir de: "İnneke lâ tühlifü'l-mîâd = Şüphesiz ki sen vaadinden caymazsın" ilâvesi vardır ki, biz de dualarımıza bunu ilâve ederiz. Yaygın olan bu duanın çok kısa tahlilini yapacak olursak: Buradaki "davet" ezanın lâfızlarıdır. Daha önce izah edildiği gibi, bu tevhîde davettir. "Tam" olmasının anlamı ezanda kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdetin bulunmasıdır. Tam ve kâmil olmanın bir yönü de değişikliğe ve bozulmaya uğramadan kıyamete kadar hem lâfzının hem muhtevasının korunacak olması ve itikad esaslarının hiçbir zaman değişmeyeceğidir. "Vesîle"nin buradaki anlamı önceki hadiste de işaret edildiği gibi cennetteki çok yüce bir makamdır. "Fazilet" de üstün bir makamın adı olup, diğer mahlûkattan yüce bir mertebedir. "Makâm-ı mahmûd", her lisanın övgü ve yüceltmesine lâyık makam demektir. O makamda olanı ilk yaratılan insandan son yaratılacak olana kadar herkes över ve yüceltir. Makâm-ı mahmûd, şefaat makamıdır ki, Resûlullah Efendimiz'e ihsân olunmuştur. Kur'an'ın: "Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırır" dediği makamdır [İsrâ sûresi (17), 79]. İbni Abbâs'ın açıklamasına göre: "Öyle bir makam ki, orada öncekiler ve sonrakiler sana hamd ve senâ eder ve mertebece bütün yaratılmışların önünde olursun. Şefaat edersin de şefaatin makbul olur. Senin sancağın altında olmadık kimse bulunmayacaktır" diye tarif edilir (Alî el-Kârî, el-Mirkât, II, 353). Peygamberimiz çeşitli hadislerinde bu makamdan bahsetmiş ve onun vasıflarını anlatmıştır.
Önce de ifade ettiğimiz gibi, ezan İslam'ın temel prensiplerini kendinde toplayan bir dînî tebliğ, bir davettir. Bunu duyup dinleyen ve kalben inanarak tekrar eden bir mü'min, istikamet üzere olduğu, sahih bir iman ve sâlih bir amele sahip bulunduğu için Allah'a her ezandan sonra dua eder. Bu duanın mahiyet ve muhtevasını da böylece özet olarak bile olsa görüp anlayan bir müslüman artık bu fazileti işlemekten kendini müstağni göremez. Bütün bunları pekiştirmek üzere, ezandan ayrı olarak her farz namazdan önce bir de kamet getirilir.
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1. Ezanı, müezzinin söylediklerini tekrar ederek sonuna kadar dinlemek, bitince de dua etmek faziletli sünnetlerdendir.
2. Ezan vakitleri duaların reddedilmediği vakitler olup, her ezandan sonra dua etmek bu sebeple faziletli kabul edilmiştir.
3. Ezandan sonra duaya devam etmek hayırlara ulaşmanın sebebi olduğu gibi, kıyamet gününde Peygamberimizin şefaatine nâil olabilmenin de vesilesidir.
4. Ezan bittikten sonra Peygamber Efendimiz'in öğrettiği dualardan biri ezan duası olarak okunmalıdır.
5. Vesîle, fazîlet ve makâm-ı mahmûd kıyamet gününde sadece Peygamber Efendimiz'e has üstün mertebe ve makamlardır.
İMTİHANA TALİP OLMAK
Günümüz dünyasında okuryazar ve diplomalı olmak yediden yetmişe herkesçe müsellem bir hakikattir. Beşikten mezara kadar ilim yarışı her geçen gün hız kazanmaktadır. İmtihan dünyasında insanlar imtihan içre imtihandalar. “Sınav” yarışı yaş, cinsiyet ve meslek gözetmeksizin devam ediyor. Büyük imtihanı (kulluk) unutmamak dileğiyle başarılar.
RUJUN RENGİ
Bir hoca efendiye sormuşlar, hocam bayanların ruj sürmelerinin dini hükmü var mıdır varsa nedir? Hoca efendi rujun renginin kırmızı olduğunu öğrendikten sonra, şöyle cevap verir; Kırmızı renkli ruj “tehlike vardır” yaklaşmayın anlamına gelir demiştir. Sahi renklerin anlamı üzerinde düşündünüz mü? Trafik de kırmızı “dur” demek değil mi?
FİRAVUNUN SİSTEMİ
Firavun, sadece Mısırla sınırlı bir yöneticilik hikâyesi değildir. Firavun tüm zamanların ve mekânların “haddini aşan” insan örneğidir. Haddi aşan eğer yönetici ise, onun zararı toplum nezdinde en veballi bir iştir. Kurân firavunun özel adını zikretmez. İster Ramses olsun, ister başka bir şey önemli değildir. Önemli olan onun misyonu ve makamıdır.
Bu günde aynı misyonu yüklenen insanlar, firavunla görev bakımından özdeştirler. Vahyin karşısında yer alan her yönetici, firavunun izdüşümünde yürüyor demektir. Mekke dönemi Müslümanlar firavunu iyi anladıklarındandır ki, ebu cehilin mahiyetini tam kavrayabilmişlerdir.
Bu gün biz Müslümanların firavunun yönetim şemasını çok iyi bilmeye mecburiyetimiz vardır. Mısır ve Filistin tarihi bir anlamıyla bizlere mücadele ruhunu yeniden kazandıracaktır. Firavun ve ekibinin zulmü ile Musa as peygambere inanıp da onu üzen İsrail oğullarının yol haritasını doğru anlamalıyız ki, mücadelemizde muvaffakiyet hâsıl olsun.
İki kardeş peygamberin tevhid mücadelelerin de ki esrar, firavun ve avanesini anlamaya bağlıdır. Despot bir rejim yönetici olan firavun ve ekibi, sonuç olarak mağlup olmuşlar dünyada su, ahrette ateşle cezalandırılmışlardır.
Firavun eşini Kur’an bize şöyle tanıtmaktadır; Tahrim suresi, 11. “Allah, inananlara da Firavun'un karısını misal gösterdi. O, Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar! Demişti.”
Bu ayetten çıkarılacak çok hükümler vardır. Biride şudur ki, hiçbir insanın isterse bayan olsun, iman konusunda mazerete sığınmaya hakkı yoktur. O kadın ki firavunun saraylarına değil, cennet evlerine taliptir. İçinde imanın yaşanamadığı, zulmün kol gezdiği sarayda olmaktansa, ahrette cennet evlerinde olmayı tercih etmiştir. Firavunun evine imrenenlerin kulağı çınlasın.
Yaşanmış olaylarla iman ve mücadelesini anlatmanın, çok daha verimli ve kalıcı olduğuna işarette bulabiliriz. Firavun eşi olmaktan muzdarip olan bayanın, dua çığlıklarının göstergesidir bu ayeti kerime.
Bu bayanın isteklerini maddeleştirecek olursak;
1-Rabbim, diye duaya başlaması, tevhide ki şuurunu gösterir ve kocasının rab olmadığını açıklar.
2-“Senin yanında” ifadesiyle, daima “nerede olursanız olun o sizinle beraberdir” ayeti tecellisi gereği hep O’nu ve O’nu rızasın istemektedir. Bizim yanımızda ki kimdir ve kimin yanında olmayı istiyoruz. “Maiyyetullah” ile olma prensibini hissetmiş bir bayandan alınması gereken derslere işaret vardır.
3-Bu örnek bayan “necatı/kurtuluşu” taleb etmiştir. O necat ki hem dünyevi ve hem de uhrevidir. O necatında ancak Allah’tan isteneceğini bilmiştir. Necat ancak O’na iman ve O’nun dinini yaşama ve O’ndan istemekle mümkündür.
4-Kurtuluşun üç esasını bilmiş ve arzulamıştır.
A-Firavundan, kocası ve devlet başkanıdır. Firavunun zulmüne en şahit insan kendisiydi. Kendini “ilah ve rab” olarak tanıtan yalancıdan kurtulmak istiyordu. Ve firavunun boğulmasıyla ondan kurtulmuştu. Gerçek kurtuluş ise ahrette “cennet evine” girince gerçekleşecektir.
B-Firavunun aksiyonundan yani amelinde. Onun ameli “gayri Salih” idi. Yani yönetimi Salih değil, fasit idi ki, oda bozgunculuktur. Münafıklar gibi, ıslah ettiğini sanarken, gerçekten ifsat etmektedir. İnsan denimi onun amelinin değerine, işaret edilmesi gerekmektedir.
C-Zalim toplumdan. Zulüm toplum olarak işleniyorsa ya da zulme toplum alkış tutup seyirci kalıyorsa o toplum hidayetten nasiplenmemiş demektir. Bu bayan sadece firavunun değil, toplumun gidişini de takip ederek onların yanlışlarını da vurgulamış ve kurtuluş taleb etmektedir.
Kur’an öyle bir eğitim veriyor ki kadınların şahsın da bütün inananlara ders vermektedir.
BARIŞIN GÜCÜ
İnsanların huzurunu ve mutluluğunu sağlamak için yapılacak bazı şeyler vardır. Bunlardan birisi de, barıştır. Bir yerde barış sağlandığı zaman orada ki insanların da içi rahat olur. Çünkü başlarına gelecek büyük bir olumsuz durum yoktur. Bu yüzden barışın sağlanması çok önemlidir.
Barışla savaşı karşılaştırdığımızda savaşta ya bir taraf ya da hiçbir taraf mutsuz olurken, barışta bütün taraflarında mutlu olduğunu görürüz. Savaşta bir sürü topluluğun üzüldüğünü görürken, barışta herkesin huzur içinde olduğunu görürüz.
Barışın faydalarını saymakla bitiremeyiz. Bu faydaların bazıları şunlardır: insanların içindeki korkunun azalması, insanların rahat olmaları, huzurun ve güvenilirliğin artması, dostlukların ve arkadaşlıkların yaygınlaşması, insanların vakitlerini daha iyi geçirmesi vb. şeylerdir.
Örneğin barış olmadığı zaman insanların arabalarını kilitlemesi, evlerini kilitlemesi, askerlerin, polislerin büyük çabaları bile insanları korumaya barışı sağlamaya yetmezken barışın olduğu yerde bunların hiçbirine gerek duyulmaz. Şuanda yaşandığı gibi saldırmalar da ve savaşlarda milyonlarca kişi ölüyor. Yalnız sadece bir taraf kazanıyor ya da herkes pes diyor.
Bu savaşların sonunda ise milyonlarca ölü ve yaralı sakat ve bir o kadardan da fazla bir sürü yakınlarını ya da mallarını kaybetmiş üzüntülü insan. Peki, bu kadar maddi ve manevi hasar neden oluyor, barışın sağlanmamasından. Bu savaştan kaçınma ve barışa yönelme ile ilgili birçok eser söz vb. şeyler büyük önderler tarafından da söyleniyor. Bu insanlar ve atalarımız boşuna mı bu eserleri yaptılar.
Biz, savaş taraftarlarına, barışın tarafına geçmelerini söylesek de bazen fayda etmiyor. Eğer barışı her yerde sağlayabilirsek bütün varlıkların rahata erdiğini ve daha mutlu olduğunu görürüz. Hayatımızın her alanında barıştan yana olursak ve etrafımızdakilerde barıştan yana olursa o toplumun çok ilerleyeceğini görebiliriz. Örneğin dünyanın en gelişmiş ülkelerine bakarsak onların tam olmasa da barış içinde olduğunu görürüz.
Toplum içinde de bu böyledir. Başarılı olanlara baktığımızda genellikle barıştan yana olanlar sevilir. Çünkü onlar insanlara güven verir ve güven duyurur.
Barış olmayan yerde olan sıkıntıların bazıları şunlardır: herkes birbirine sözünü geçirmeye çalışır bu yüzden de kavgalar, ölümler ve huzursuz birçok olaylar yaşanır. Resmen hayat olumsuz olur. Barışta birliktelik olur ve işler daha kolay yapılır, sorunlar daha kolay çözülür. Bir diğer barışsızlıkta günümüzde olan İsrailin Gazzeye yaptığı olaydır. Bu olayda İsrail bütün barış kurallarını ihlal etmiş, insanlara ve diğer varlıklara eziyet etmiştir. Yalnız, hiçbir olumlu sonuç elde edilmemiştir. Geçen yıllarda yine başka ülkeler tarafından saldırılar düzenlenmiş ama düşünüldüğü ve belli olduğu gibi hiçbir olumlu şeye varılamamıştır.
Barışın olmadığı yerlerdeki olumsuzluklara birkaç örnek verdiğimiz zaman insanlık bitmiş diyebiliriz. Kısacası hayatın her alanında barıştan yana olursak her zaman da karlı çıkarız. İnsanların huzurlu ve mutlu olabilmesi için barış gerekir. İşte buda barışın gücünü ve önemini gösterir. Barıştan yana olursak olayın başlangıcında olmasa bile, sonunda barış galip gelecektir. İşlerimizi savaşla, kan dökmeyle, kalp kırmayla yapmak yerine barışçıl bir şekilde yaparsak bizim karlı çıkacağımızı söyleyebiliriz. Barışın gücü her zaman galiptir. Galip gözükmese bile, sonu yine barışın gücünün kazandığını gösterir.
Savaşlarda kavgalarda çatışmalarda ve tartışmalarda birçok maddi ve manevi hasar oluşturur. Bu hasarlar sonunda çok üzüntü duyuluyor. Keşke barışı tutsaydım deniliyor ama iş işten geçmiş oluyor. Bunun için barışa sığınırsak, barışla el birliği yaparsak bu cümleleri söylemeyeceğiz. Sonuç olarak barıştan yana olursak kazanan taraf oluruz. HUZEYFE AYDIN (1999 DOĞUMLU VE GÖRME ÖZÜRLÜ)