Bazı anlar vardır ki saltanatlıdır. Tarifi mümkün olmayan hazlar ve bahtiyârlıklardır on anları saltanatlı kılan. İşte ‘Dünyayı Güzelleştirmek’ bu anların şahitliğini yapıyor. Timaş Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlanan kitap, Turgut Cansever ile Beşir Ayvazoğlu’nun bu saltanatlı anlara sığdırılmış musahabelerini içeren beş röportajdan müteşekkil. Ayvazoğlu’nun biri Turgut Cansever’in sanat felsefesini diğeri de babasını anlattığı iki yazıyla zenginleştirdiği kitap, yakın tarihimizi bilge bir mimarın gözünden okumak ve değerlendirmek için kaçırılmayacak bir fırsat.
Beşir Ayvazoğlu hatırlatıyor, 1983’te Mimar dergisinde şöyle demişti Turgut Cansever: ‘Sanat eseri, varlık-kâinat tasavvurunun yapılana yansımasıdır. Eserini ortaya koyarken aldığı her karar, sanatkârın varlık ve varlığın güçleri hakkındaki tasavvuruna göre şekillenir. Bu özellikleri ile sanat, din ve ahlâk alanında yer alır.’ Turgut Cansever’in her fırsatta zikrettiği insanın aslî görevlerinden birinin bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi dünyayı güzelleştirmek olduğu fikri, kitabın temel omurgasını oluşturuyor. Estetiğini ve sanat anlayışını bu görüşe dayandıran Cansever’e göre dünyayı güzelleştirmenin en kestirme yolu mimarîden geçmektedir. Kitap boyunca çok renkli, zengin ve ışıklı bir zihin dünyası olduğuna şahitlik ettiğimiz Cansever Hoca’nın tarihten felsefeye, estetikten sosyolojiye, metafizikten bilime uzanan entelektüel ufku, genç cumhuriyetimizin bütün birikimiyle birlikte Osmanlı irfanını temsil eden son kuşakları da içermektedir.
Cansever’in asıl meselelerinden biri de hiç şüphesiz ‘İslâmî hüviyet taşıyan Türk-Osmanlı varlık telakkisinin epistemolojik kaynağının yok oluş’ süreciydi. Söyleşilerde bir ‘medeniyet değiştirmesi’nin ya da hazin bir inkırazın neticeleri, ‘ölçü bozukluğu’, ahşabın hayatın dinamiklerinden biri oluşu, tasavvufî huşû ve haşyet duygusunun mimarî alana taşınması, maddî varlık ile manevî varlık arasındaki bütünlük, hareketli kültür ve varlığın sürekli oluşum bilinci, hayatın her ânını güzel yapmak düsturu, çevre şuuru, tabiat-insan bütünlüğü Cansever Hoca’nın fikir dünyasının ana unsurları ve anahtar kavramları olarak karşımıza çıkıyor.
Baba tarafından bir Kadirî tekkesi olan Türâbî Baba Tekkesi geleneğinden gelen, anne tarafındansa Filibeli müderris Mehmed Efendi’nin ve Osmanlı medeniyetinin bütün bir ilim, irfan ve estetik birikimini temellük eden Cansever’in en mümeyyiz vasıflarından biri hiç şüphesiz mütefekkir oluşudur. ‘Şiir gibi bir şehir olan’ Bursa’daki yıllarını, İstanbul’da Osmanlı’nın son nesli ile ilişkilerini, yabancı hocalar ve insanlarla karşılaşmasını, bu arada Türkiye ve dünyadaki mimarlık birikimini temellük etmesini, ülkenin siyasi atmosferinin dönüşüm sürecine şahitliğini, 20. yüzyıl başı varlık felsefesi ve Batı felsefe geleneğine yöneltilen eleştirilerini, Diez’in İslâm sanatı ile ilgili yazılarının üzerindeki tesirlerini, Fusûsu’l-Hikem okumaları, Elmalılı tefsiri ile muaşakasını, Galatasaray Lisesi, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi yıllarını, Sedat Hakkı Eldem’e ve Ernst Diez’e talebe oluşunu, Tanpınar, Âsaf Hâlet ve Necip Fazıl’ın tesirlerini, İstanbul’un ‘erimiş, bitmiş Bizans’ın verilerinden hareketle değil, kendi kültür hazinelerini kullanarak’ inşa ediliş sürecini, ahşabın büyüsünü, Proust ve Wagner’in planlarını, raporlarını, Art Nouveau üslûbunu, Menderes’in zaaflarını, Paolo Soleri’nin projesi üzerine düşüncelerini ve ‘tutumlu kent’ kavramını, ekolojik yaklaşımlarını, mevcut yapı stoku hakkındaki değerlendirmelerini, ‘Türk evi’ kavramının ne manâya geldiğini ve daha birçok hususu açıkyüreklilikle dile getiren Turgut Cansever, İstanbul’un giderek lirik tahayyüle imkân vermeyen bir şehre dönüşme sürecini hazin fotoğraflar halinde gözlerimizin önüne seriyor.
Ustaca sorduğu sorularla Cansever’e kuşatıcı ve kışkırtıcı bir yolculukta eşlik eden Ayvazoğlu, ‘bilhassa Tanzimat’tan sonra gâfil aydınların ve yönetici zümrelerin jakoben tutumları yüzünden, bir neslin, sonraki nesilleri kendi inşa ettiği (yıktığı, E.Y) şehir çerçevesinde yaşamaya mahkûm eden Batı şehirlerine benzemeye başlamış, bu yüzden kendini yenileyemediği gibi, kendi kültürünü de üretemez hâle gelmiş’ olmasının üzerinde ısrarla duruyor. İslâm’ın estetik bir medeniyet olduğuna yaptığı vurgunun, Dünyayı Güzelleştirmek’i müstesna kılan hususiyetlerin başında geldiğini de eklemek gerekir.
Turgut Cansever’in hem şahsî hem de entelektüel hayatına ilişkin ilginç ayrıntılar barındıran ve sadece mimarîye ilgi duyanların değil, tarihe, edebiyata, kültür tarihine de merak duyanların severek okuyacakları kitap, önemli bir boşluğu doldurmakla kalmıyor son günlerdeki ‘muhafazakâr sanat’ tartışmalarına da sahih bir bakış açısı getiriyor. Hilmi Yavuz, Cansever’in vefatından sonra yazdığı o incelikli yazısında şunları söylüyordu: “Türkiye'de mimarinin 'Dünyayı güzelleştirmek' yerine, Dünya'yı çirkinleştirmekten; Edward Said'in dediği gibi, bize Vahiy'le 'tamamlanmış bir Dünya olarak' verilmiş olan bu Dünya'yı süslemek (tezyîn etmek) yerine, değiştirip bozmaktan, elbette ve öncelikle mimarlar sorumludur. Turgut ağabey, bu 'kültürel kirlenme'nin, 'kendi inanç temellerinden kopartılan, inançlarının özüyle bağları kesilerek yabancılaştırılan' İslam toplumlarında 'en vahim ve tahripkâr boyutlara' ulaştığını bildiriyor;-diyor ki: '[Mimarî alanında] kültürel kirlenme, özünde teknolojiyi kendi başına yaratıcı güç addetmek gibi temel bir yanılgıyı taşımaktadır. Şehre, toprağa, dünyaya Allah'ın azametinin ve cemâl sıfatının tecelli ettiği yerler ve insanların idrak edeceği alanlar olarak bakmak yerine bugün, bu alanlara ait meselelere bürokrat ve teknokratların gözlükleriyle bakılmakta[dır].”
‘Dünyayı Güzelleştirmek’, bir yandan uzun bir süredir karşı karşıya olduğumuz zevk hezimetinin nasıl bir entelektüel arka plânla giderebileceğinin ip uçlarını vermesi diğer yandan da ‘medeniyet kopmaları sırasında yaşanan zihinsel krizlerden nasıl çıkılabileceğini’ göstermesi bakımından bir kılavuz kitap niteliğinde.
Dünyanızı güzelleştirmek istiyorsanız Turgut Cansever’i okuyun!