Sıradan bir cumartesiydi. Hafta içi yoğun bir iş temposunun ardından, öğrencilik günlerinin yâd etme zamanıydı hafta sonu, bekâr bir birey olarak… Uzun süreli uyku, geç kalkmanın rehavetiyle alelade bir kahvaltı ardından sosyal medyaya giriş ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen konsol oyunları…
Hafta sonları klasikleşen bu düzen yine devam ediyordu. Ta ki o ana kadar. Birdenbire elektrik kesildi. Ağzımdan küfür, kıyamet, “tam rekor kırmak üzereydim gibi” kelime adedi fazla anlam olarak değersiz cümleler düşüyordu.
Havanın karardığını televizyon kapandığında anladım. İçeride alet çantasının yanında pilli bir el feneri olduğu aklıma geldi. Onu alıp ışığını açarak koltukta boş boş beklemeye başladım. Oyun oynarken yediğim abur cuburların kırıntıdan biraz büyük halde olan parçaları seçip seçip yiyordum.
Çok bekletmeden elektrik gelmişti. Yine oyuna kurulmadan önce garip bir his beni televizyondaki kanalları açmamı istedi. Ana haber bültenlerinin saatiydi ve her yerde haber vardı.. Rastgele bir yer açıp mutfaktan su ve biraz daha çerez almaya gitmiştim… Sonra aylaklığın getirisiyle “oyuna devam” diyordum içimden…
İçeriden, dilini bilmediğim adamın, yakarış ve isyan eden cümlelerini aşikâr eden, sesini duydum. Döndüğümde ben yaşlarda bir adamın bir enkazın üstünde yanında dört beş yaşlarındaki çocuğuyla birlikte gözyaşlarıyla beraber isyanı gösteriliyordu. Alt yazıyı yarım yamalak okuduğum kadarıyla evinin yıkıldığını eşini kaybettiğini anlıyordum…
Kızıyordum. Üzülüyordum. Ama bir fakiri görmüş gibi, iyi insan olma etkisiyle duyulan bir üzüntüden farksızdı. Hangi ülkeden olduğunu bilmediğim nedense bunu çok da umursamadığım gerçekliğiyle suni ve vazife misali duyulan bir duyguydu bu üzüntü… Elden bir şeyin gelmediği gelse bile tam manasıyla yapılıp yapılmayacağı meçhul bir üzüntü…
Ama sonra bir şey oldu. Aklımda ne oyun, ne isyanın altyazısı ne de adam kaldı. Adamın konuşmasının arkasından ezan sesi geliyordu. Ama ben hiç böyle ezan sesi duymamıştım sanki.Ezanın edası ruha huzur ve takat veriyordu adeta… Ezanın sesini unutmamak adına televizyonun sesini tamamen kıstım…
İnanan ama neye inandığını bilmeyen biriydim. Son secdeye varışım dedemin götürdüğü teravih namazı son namazım ise aynı dedemin cenaze namazıydı… Tembelliğin ve vurdumduymazlığın etkisi altındaydım. Ama az önce duyduğum ezan sanki beni çağırıyordu. Bu bir tövbe ve değişim olmayacaktı belki ama ben bu vakit namazımı eda edecektim.
Televizyonu bile kapamadan zamanında burun kıvırdığım ve hatta dalga geçme boyutuna vardığım umreye giden arkadaşımın hediye olarak getirdiği seccade ve takkeyi arıyordum. Aradıklarımı bulduktan sonra saatin akşam namazına uygun olduğunu görüp eksikliklerimle namazımı kıldım.
Selam verdikten hemen sonra zil çaldı. Benim yaşamıma benzer hayat süren iki arkadaş geldi. “Hiç itiraz yok dışarı çıkıyoruz” dediler. Yoktan da anlayacakları yoktu ve bende hala şoku atlatamamamın etkisiyle cüzdanı ve ceketi alıp çıkmak durumunda kaldım…
Yol boyunca muhabbete eşlik etmek istiyordum ama üzerimdeki gariplik sanki kolumdan çekiştiriyordu. Arkadaşlarda bunun farkındaydı artık. Hatta “bu içmeden sarhoş olmuş” gibi geyik döndürdüler başımda… Kızmıyordum, sanki üzerime hissetmediğim sineğin konması gibiydi onlar.
Bara geldiğimizde durum aynı gibiydi ama alınan alkolün etkisiyle her şey eski seyrine dönüyordu. Ben yine eski ben oluyordum. İyiden iyiye bende ucuz esprilerin, bel altı muhabbetlerinin bir ortağı olmuştum. Mutluluğun değil alkollü kafanın boş olmasındandı sanki içimdeki ferahlık…
Yine de ortamın en dingini bendim. Tabiri caizse hayvanat bahçesindeki maymunlar daha usturupludur buradaki çoğunluğa göre. Bunları söylüyorum da niye gidiyorum peki? Saatlerce konsol oyunu oynamam gibi bağımlılık. Ya da meyveyi vitamin veya tadı için değil ağız doluluğu yapsın diye yemek gibi buradaki konumum… Koca bir boşluğu doldurmak misali…
Yavaş yavaş evde dönme vakti geliyordu. Üçümüzde aynı taksiye binmiştik. Herkes evine kadar gidecek ve fiyatını ödeyecekti. Konum gereği son durak benim evdi… Kafam gidip geliyordu. Sarhoş olup olmamak arasındaydım. Karnım ağrıyordu. Eve gidince kahve yapmayı planladım.
Sonunda eve gelebilmiştim. Anahtarları sokup içeri girdim. İçerde ürkütücü bir sessizlik hâkimdi. Kahve düşüncesi aklımdayken ses olsun diye televizyon kumandasına yöneldim. Televizyonda açık kalmış diye mırıldanarak hiç bakmadan sesini açtım.
Kahveyi yapıp içeri girdiğimde hayatıma etki edecek bir şok yaşadım. Gece Ana haber bülteninin tekrarı oluyordu ve etkisini alkol ile bastırdığım ezanı yine duyuyordum. Sanki ben kendimden vazgeçiyordum ama Allah (c.c.) benden vazgeçmiyordu… Anladım ki Allah’ın davetine son nefesine kadar icabet etmek gerek…
NOT: Yukarıda okumuş olduğunuz yazı uzun süredir ara verdiğim kısa hikâye çalışmamdır. Gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur tamamen benim hayal ürünümdür.
e-mail : [email protected]