İslam’da, Cuma gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve ahirete kadar uzanan önemli bir yeri ve değeri vardır.
Hz. Peygamber (s.a.s)’e Cuma gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Şüphesiz babanız Âdem’in yaratılışı o günde toplandı. Kıyamet o günde kopacak, yeniden dirilme ve hesap için toplanma o günde olacaktır.” “Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu ve yine o gün cennetten çıkarıldı.”
Peygamberimiz (s.a.s) Cuma gününü diğer hadisi şeriflerde de şöyle anlatmaktadır: “Cuma gününde bir saat vardır ki, şayet bir Müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dileğini mutlaka verir.” “Günlerinizin en faziletlisi Cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça selât-u selâm getiriniz; zira sizin selât-u selâmlarınız bana sunulur.”
Allah-u Teâlâ böyle faziletli bir günde ve saatte akil baliğ olmuş hür Müslümanların camilerde Cuma namazı kılmak üzere toplanmalarını emretmiştir. Nitekim Cuma suresinin 9. ve 10. ayetlerinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, alışverişi bırakıp hemen Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”
Şu dört gurup kimseden Cuma namazı kılma zarureti kaldırılmıştır. Bunlar hadisi şerifte şöyle belirlenmiştir. "Allah'a ve âhiret gününe inananlara Cum'a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır" Bu istisnaların dışında kalan her müslüman erkek bu namazla yükümlü demektir.
Cuma namazı kılmakla mükellef olan herkesin Cuma günü öğle ezanı okununca alışverişi ve bütün işlerini bırakarak hemen camiye gitmeleri doğru olanıdır.
Hz. Peygamber (s.a.s) ilk Cuma namazını, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret ederken Ranuna denilen vadide kıldırmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s) Cuma namazının fazileti ile ilgili olarak hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Bir kimse güzelce abdest alarak cuma namazına gelir, hutbeyi ses çıkarmadan dinlerse, iki Cuma arasındaki işlediği günahları bağışlanır.” Bir başka hadislerinde de: “Beş vakit namaz kendi arasında, Cuma namazı diğer Cuma namazına kadar, Ramazan diğer Ramazana kadar Büyük günah işlenmedikçe aralarındaki günahları kefarettirler.”
Cuma günü bizim için çok önemli olduğu ve adeta bir bayram günü kabul edildiği için maddî ve manevî temizliğe her zamankinden daha fazla önem vermemiz gerekir. Cuma günü boy abdesti almak, tırnak kesmek, dişleri temizlemek, temiz elbiseler giymek, başkalarını rahatsız etmeyecek aksine onların hoşuna gidecek güzel kokular sürmek sünnet olan davranışlardır. Mü’min, böyle değerli ve önemli bir günün manevî havasına girmeli, dua ve tövbesini bu günde saklı olan icabet saatine denk düşürmeye çalışmalı, ayrıca Kur’an okumalı tezekkür ve tefekkür etmelidir. Bolca Resûlullah’a salât-u selam getirmeli ve samimi bir kalp ile Yüce Allah’a dua ve istiğfarda bulunmalıdır.
Cuma namazı için camiye erken gitmeli, hutbe okunurken konuşmamalıdır. Zira hutbe okunurken konuşulan her gereksiz söz, yapılan her manasız iş bu önemli ibadetin sevabını kaybetmeye yol açacaktır.
ORUÇ BENİ DOYURUYOR
Doymak sadece mide ve af buyurun bağırsağın konusu değildir. İnsanı ne zaman ki aklının ve ruhunun aç olduğunu hisseder. O zaman farklı gıdalar arar. Başata Kelimei şahadet olmak üzere namaz, oruç ve hatta ahlak bile bizi doyurur. İnsanlığımıza ilahi ve şifalı gıdadırlar.
Evet, ahlakın, sağlığın ve tolumun manevi açlığının doyum sofrasıdır. Bu sofranın baş ikramı önce Kur’an, sonra namaz ve taptaze oruçtur. Fitresi, itikâfı ve ikramlarıyla sanki bize sunulan birer dişi kirasıdır.
Oruç bizi acıktırmaz. Onu acıkması kulluktur. Susaması zikirdir. Emeli rızayı ilahidir. Ziyneti güler yüzüdür.
Oruç insanlık medeniyetinin sarsılmaz kalesidir. Oruç beni doyuruyor, ya sizi?
KULAK
Günümüz dünyasında kirlilikten çok söz edilir. Bu kirliliklerin en önemlilerinden biri de söz kirliliğidir. Sözün kirliliği bir üslubundan, bir de mahiyetinden olur. Sözün kirliliği sadece söyleyenin diliyle sınırlı bir kirlilik değildir. İki dudak bir dilin kirlettiği nedir derseniz, cevabım iki kulak ve bir kalptir derim. Harama göz kapamak kolay ama haram söze kulak kapamak o kadar da kolay olmasa gerektir.
Benim üzerinde düşündüğüm konu şudur ki bir sözün yalan olması sadece sözün kendisiyle sınırlı değildir. Şöyle ki sözün sahibinin kalbi ve kalıbı sözünün eri değil de o söz hak katında yalan sayılmaktadır. Bilmez misiniz münafıklar için inen ayet bu hususu anlatmaktadır. “Sana geldikleri vakıt o münafıklar dediler ki: şehadet ederiz hakikaten sen şübhesiz Allahın Resulüsün. Allah da biliyor ki: hakikaten sen şübhesiz onun Resulüsün, bununla beraber Allah şehadet ediyorki doğrusu münafıklar kat'iyyen yalancıdırlar.”(Münafıkun,1) Münafıkların şehadet sözlerinin doğru olduğuna Allah cc şahitlik etmektedirler, fakat kalplerinin inançsızlığı sebebiyle onlar için Allah, yalancıdırlar buyurmaktadır.
Söz ve kulak, etle tırnak gibidir. Birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Hangisini diğerine tercih etmeliyiz. Unutmayalım ki Kur’an öncelikle Allah Elçisinin kalbine indi ve O’nun mübarek dudaklarından bizim kulaklarımıza ve oradan da kalbime inzal oldu. Elhamdülillah.
Sözün en güzeline O sav sahip olduğu halde, Onu tavsif edenler ne demişler okur musunuz?
“Yine içlerinden öyleleri var ki Peygamberi incitiyorlar ve «o her söyleneni dinler bir kulak» diyorlar, de ki: sizin için bir hayır kulağıdır, Allaha inanır, mü'minlere inanır ve iyman edenleriniz için bir rahmettir, Allahın Resulünü incidenler için ise elîm bir azab vardır” (Tevbe,61)
O bir kulaktır demek; söze önem verir, her söze kulak verir diyorlar. Yani çok konuşan değil, çok dinleyen bir peygamber. Günümüz de söz iki yönüyle değersizleşti. Biri sözün kendisi yalan, diğeri ise sözü söyleyenin yaşamı yalan olunca insanlar sözden bıkar oldular.
Nebi sav için “O bir kulaktır” derlerken, bizim için sanırım “O bir dildir” derler. Ki O sav bir hayır kulağıdır bizse belki de şer diliyiz. Ne dersiniz? İnsanların kulaklarını kirletmekten doğan günahın vebalini nasıl silebiliriz. Kulak öyle bir kuyu ki, en derin yeri kalp değil midir? Dillerimiz, kulaklara uzanan birer çengel gibi nice yaralar açmaktadır.
Peygamberin huzurunda bulunanlara verilen ilahi emri tekrar düşünmeliyiz.” Ey o bütün iyman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden üstün kaldırmayın ve ona birbirinize bağırır gibi iri söylemeyin! Haberiniz olmadan amelleriniz hiçe iniverir” (Hucurat, 2)
Sesin desibelini dahi ayarlamak takva sınavıdır. Güzel sesler ve güzel kulaklar bir medeniyetin köşe taşlarıdır. Ne demişler iki dinle bir söyle. Estağfirullahe ve etubu ileyh derim halime. Söz sermeye ise, dinlemek onun karıdır. İmamı Rabbaninin ifadesi üzere ya ifade etmeli, ya da istifade etmeliyiz. Söylemek adaletse, dinlemek hem adalet hem de ihsan etmektir. Güzel sözün kalpteki lezzeti, tatlının damakta bıraktığı lezzetten daha kalıcı ve güzeldir. Tatlıdan zevk alan dil, tatlıda konuşabilir, değil mi? Çocuklarımıza bırakacağımız güze edeplerden biri de, güzel söz ve güzel dinleme adabıdır. Kuran bizi çirkin sözden sakındırmadı mı? “Gidişinde mu'tedil ol, sesini pesden al, çünkü seslerin en beti her halde eşekler sesidir”(Lokman,19) Daha başka söze hacet var mı?
Bize düşen öncelikle hayır kulağı olmalıyız. Diğer insanlarında kulaklarını şerle doldurmamalıyız. Ya rabbi dilimizi, kulağımızı ve kalbimizi sana teslim olanlardan eyle. Sözümüzü ve özümüzü bir eyle. Vücudumuzu nurlandır ve bizi nura gark eyle. Amin.
Ya rab sözümüzü müstakim edemedik bizi affeyle, tertemiz kulakları kirledik bizi affeyle. Çok dedik az işledik bizi mahcup etme. Dilimizi kulağımızı koruyamadık bizi setreyle. Gıybetten yalana ne varsa koştuk topladık, tövbesiz bir ömür tükettik bizi affeyle. Ey canlarımızın sahibi bizi Allahım bizi affeyle.
