Geyve, benim küçük ve şirin kentim. Yaşamaktan zevk aldığım yerlerin başında. Kendi halinde, kendinde. Her köşesinde bana ait bir farklı bir anı,i acı bir yaşanmışlık, keşke diyebildiğim bir geçmiş. Olmadığım, olduğum, olmak istemediğim, yenildiğim, sevindiğim, sevildiğim, ezildiğim, mutlu olduğum, ağladığım, sevdiğim, öldüğüm, aşık olduğum, kaçtığım… yerler bütünü. Bir şehri herkes yaşayamaz. Bir şehir ancak kendi yaşar. Kendi bildiği, kendi olduğu gibi yaşar. Kendi ruhuyla yaşar. Bir şehri yaşayanlar o ruha ayak uyduranlardır ya da o ruhun bilincinde olanlardır.
‘ben çalandım geçerken dünyadan insanlı’ derim bir şiirimde. Biraz zor bir dize. Hem söyleyiş hem de anlam kapalılığı bakımından. Ama sonuçta benden başka birinin ne anlamasını ne de beğenmesini isteyeceğim bir dize. Benim, bana ait. Eh, yani ne çıkar siz beni anlamasanız da. Bu dizeyi tekrardan yaşadım geçenlerde. Geyve’de. Ben ne yaşadıysam zaten, yaşadım Geyve’de.
‘demirciler çarşısı’. Bir şiir. Bana ait bir şiir. O şiirde evimin yolundaki o sokaktan, duvarın dibindeki o söğüt ağacından, sırayla dizilmiş yedi sekiz demirci dükkânından, hurdacılardan, hurdacı dükkânından bahsetmişim. Belki isteyerek, çoğunluk zorunluluktan. ‘bir söğütün sırtında ağırbenden ağır gökyüzü’ dizesine vesile olan söğütün, birkaç yıl önce kesilişine şahit oldum. Kestiler, aldılar, götürdüler. İnsanlardan ancak bu umulur. Bense uzaktan uzaktan çaldım bir dizeyle o söğüt ağacını kesilmeden önce. ‘sürerler dükkânlar karanlıklarını’. Bu da bir başka dizesi şiirin. Ben gene çaldım dükkânları, bir dizeyle. Bu yaz yıktılar o dükkânları. Şahit oldum. Yıktılar, yok ettiler, gittiler. Hoş bir sedasının kalmayacağı o dükkânlar, artık yoklar. ‘giyinmişler küflerini gecelerini’. Hurdacı dükkânı yok değil. Hurdacılar yok değil. Sadece uzaklaştırdılar benden. Benden öteye taşıdılar. Geriye ne kaldı? Kalması gereken hiçbir şey yoktu ki. Bir şiir kaldı bende. Bir şiir ne ülke kurtarır, ne bir aç doyurur. Bir şiir o sokaktan her geçişimde, bir dua gibi ağzımda dolaşır.
Oruç Aruoba, Nazım Hikmet, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İbrahim Tenekeci, Sait Faik, … Geyve’de doğmamış, büyümemişler. Uzun uzun içlerinde hissettiklerini sanmıyorum. Belki sadece geçerken uzaktan görmüşlerdir. Ancak bir şekilde yazmak, bir şekilde imge haline getirmek ihtiyacı hissetmişler. Peki neden, sıradan bir Anadolu şehri olarak kalmamış onlarda Geyve? ‘demirciler çarşısı’ da bir şeyin kanıtı bence. Bir ruhu var Geyve’nin. Çoğunluk farkında olmasa da.
Bir şehri şehir yapan, ruhudur. Onun için şehirlerin simgelere ihtiyacı vardır. Diğer şehirlerden farklı, kendisine ait şeylere ihtiyacı vardır. Kiminde labirent gibi sokaklar o ruhu verir, kiminde bir mağara, bir göl. Kiminin sokaklarında gül kokar, şehrin ruhu oradadır. Kiminde bir mezardır o ruh. Kiminde evler.
Geyve’nin ruhu? Bunun bilincinde olamayan insanlar, bunun bilincinde olamayan yöneticiler. Geyve’nin ruhunu öldüren katillerdir.