Hayber'in kuşatıldığı günlerdeydi. Efendimiz ashabına, ertesi gün sancak-ı şerif Allah ve Rasûlü (sav)'nü seven, onlar tarafından da sevilen birine vereceğini ve fethin onun eliyle gerçekleşeceğini söyleyince, Müslümanlar çok heyecanlandılar. Bu bahtiyarın kim olduğunu düşünmekten gözlerine uyku girmedi. Seyyid-i Kâinat Efendimiz ertesi sabah sancağı Hz. Ali (ra)'ye teslim ederken ona İslam davetinin ruhunu şu sözlerle özetledi:
''Ali! Hiç acele etme. Oraya varınca önce onları İslam'a davet et ve Allah'ın buyruklarını kendilerine bildir. Ali! Senin bu davet ve irşadınla tek bir kişinin Müslüman olması, senin için dünya servetine bedeldir.”
Evet, İslam davetinin ruhu, işte bu son cümlede yatmaktadır: Bir insan kazanmak...
Bir Yahudi çocuğu Server-i Kâinat Efendimize hizmet ederdi. Çocukcağız bir gün hastalandı. Efendimiz kalkıp onu ziyarete gitti. Başucuna oturdu ve: “Müslüman ol, yavrum!” dedi.
Çocuk yanında duran babasının gözlerine baktı. Babası: "Muhammed'in arzusunu yerine getir!" deyince çocuk Müslüman oldu. Gönlü herkese şefkatle dolu olan Efendimiz:
“Onu ateşten kurtaran Allah'a hamd olsun” diyerek oradan ayrıldı.
Bu hadisler ve hadiseler bize her Müslüman’ın yeryüzünde Allah’ın halifesi ve Rasûl-i Zîşân’ın mirasçısı olduğunu hatırlatıyor. Her birimiz bir kişi kazanma ümidiyle yola çıkmalıyız. Bizim elimizle hidayete erecek o meçhul şahsın veya şahısların kim olduğunu bilemediğimiz için de, ilahi davetin her muhatabına ümitle, sevgiyle, şefkatle yaklaşmalıyız. Tıpkı Efendimizin takip ettiği davet siyasetine uygun olarak, önce kendi yakınlarımızdan, kendi milletimizden, konuşup anlaşabildiğimiz insanlardan başlayarak yürümeliyiz. Ümidimizi asla kaybetmeden.
Bi'r-i Maûne’de şehid olan ashab-ı kiramdan Hakem ibni Keysân'ın Müslüman oluşu ne kadar ibretlidir. Hicretin on yedinci ayında bir Kureyş kervanını ele geçiren Müslümanlar, bu arada Hakem ibni Keysân'ı da esir etmişlerdi. Esiri önce öldürmek istediler. Sonra vazgeçip onu Hz. Peygamber'in huzuruna getirdiler. Efendimiz Hakem’i İslam’a davet etti. Fakat o kabul etmedi. Efendimiz her zaman olduğu gibi ümitliydi. Onu bir daha, bir daha davet etti. Hakem'in oralı olmadığını gören Hz. Ömer dayanamadı:
"Bununla ne diye konuşuyorsun, ya Rasûlallah! Bırak da şunun kellesini uçurayım" diye celallendi. Rahmet Güneşi buna izin vermedi. Sonunda Hakem ibni Keysân Müslüman oldu ve İslam’a güzel hizmetler etti. Hakem’in Bi'r-i Maûne’de şehid düşmesinden sonra Hz. Ömer bu olayı anlatır, onu metheder ve vaktiyle söylediklerine pişman olduğunu ifade ederdi.
Her birimiz bir kişi kazanma ümidiyle yola çıkmalıyız. Bizim elimizle hidayete erecek o meçhul şahsın veya şahısların kim olduğunu bilemediğimiz için de, ilahi davetin her muhatabına ümitle, sevgiyle, şefkatle yaklaşmalıyız. (Prof Dr M. Yaşar Kandemir)
AĞLAMA FATIMA
Fahr-i Cihan bir savaştan dönüyordu. Mescid'de iki rekât namaz kıldıktan sonra sevgili kızı Hz. Fatıma (r.anha)'nın evine uğradı. Her zaman böyle yapardı. Önce kızını görüp kucaklar, sonra hanımlarının yanına giderdi. Hz. Fatıma (r.anha) babasının yüzünü, gözünü öperek ağlamaya başladı.
— Niçin ağlıyorsun yavrum, diye sordu Rasûl-i Kibriya.
Hz. Fatıma (r.anha): “Babacığım, gül rengin solmuş, elbisen eskimiş” deyince Şah-ı Enbiya Efendimiz şunları söyledi:
“Ağlama, Fatıma! Allah Teâlâ senin babana bir görev verdi. İsteseler de istemeseler de yeryüzünde insanın yaşadığı her yere bu din girip yayılacaktır. Benim vazifem de bunu sağlamaktır.”
SOSYAL MEDYADA YALAN RÜZGÂRI
Sosyal medyada yalan fırtınası desek daha doğru yazmış oluruz. Yalanın mekanı ve zamanı yoktur. İş bu zaman yalan, yangın gibi çabuk yayılmaktadır. Yalanı düzeltip doğruyu duyursanız da ilk günkü insanları zehirlemeniz yeterde artar.
Bir yalanın tesiri ve eriştiği insan adedince günahı katmerleşmiş olur. Sosyal medyada ki yalanlar birler, onlar değil binler ve milyonlarla katmerlendiğine göre, vebali de aynı oranda artmaktadır.
Yalanın erişimi çoğaldıkça azabında miktarı artmaktadır. Dilin yalanı, kalemin yalanı ve sosyal medyanın yalanları hepsi farklı sorumluluklar taşımaktadır. Sosyal medya “fasık” özellik taşıma riskine sahiptir Fasığın haberi asla “tetkik” edilmeden kabul görmemelidir.
Sosyal medyadaki yalan fırtınasının tevbesi sadece seccade de olmaz yine sosyal medyada olmalıdır.
Peygamberimiz; “Muhakkak ki doğruluk, insanı iyiliğe, güzelliğe yöneltir, iyilik ise, cennete iletir. Kişi doğru konuşa konuşa nihayet -Allah katında- sıddîk/çok dürüst olarak yazılır. Şüphesiz yalan fücura, kötülüğe yönlendirir, fücur ise, ateşe/cehenneme iletir. Kişi yalan söyleye söyleye nihayet -Allah katında- kezzap/çok yalancı olarak yazılır.”(Müslim, Birr, 103-105).
RAMAZANDA DİN GÖREVLİSİ OLMAK
Adın ister memur, ister din görevlisi, isterseniz din gönüllüsü deyiniz, cami ve cami hizmetlerinde görev alan hizmet ehlini kaplar. Din görevliğinin omurgası ”imam hatipler ve müezzinlerdir”.
Cami hizmetinde imam, müezzin ve vaiz görev olarak bulunabilir. Bazı camilerde bu üç görevi de tek görevli ifa eder. Ayrıca caminin temizliği, yaz mevsiminde çocuk okutması gibi görevleri de ifa ederler. Kısacası cami merkezli hizmetleri ifa edenleri saymamız mümkündür.
Din hizmeti görünüşte kolaydır fakat icrası zihin, akıl ve gönül yorgunluğu verdiğini görevi ifa edenler bilirler. Din görevlileri de bu toplumun içinden geldiğine göre genel karakteristik benzerlikler çoktur. Din görevlisinin kalitesi öncelikle eğitimden gelmektedir. Eğitim süreci sancılı olan ülkemde sağlıklı din görevlisi bulmak zordur.
Kimimiz görevi ihmalkâr eda ederken, kimimiz daima cami merkezli yaşamayı hedeflerken, kimimizde cami, din ve dava derdiyle mücehhez olmaktadır. Kısacası kime görevine yazık ederken, kimi orta hallice kimide hizmette sınır tanımadan hedefe koşmaktadır.
Cami hizmetlerinin dışa yansıyan yüzü ezanlardır. İlme yansıyan yüzü ise kürsü ve minberlerdir, daimi hizmetin yüz aynası ise namazlardır. Her üçünde de maharetli olmak zordur. Tüm bu görevlerin orta merkezinde ahlak yer almaktadır. Ramazanda hatim/mukabele programları, vaaz, teravih namazı ve mevsim dolayısıyla çocuk okumaları olmak üzere eda edilen görevler din görevlisini daha da farklı kılmaktadır.
İftar programında/davetinde bir din görevlisinin zamanı israf edilmeden, aklı ve kalbi meşgul edilmeden abur cubur dan sakınarak yatsı öncesi vaaz ve teravih namazına engel olunmamalıdır. Zira cemaat yemek yedikten sonra ki sorumluluğuyla, din hizmetlisinin ki aynı değildir. Bu mesele din görevlisini üstün tutmak değil, eda edeceği vaaz ve namaz sorumluluğunda ona yardımcı olmaktır.
Hoca efendinin aklını, gönlünü meşgul edecek davranış ve uygulamalardan sakınalım ki, kürsü ve mihrabı emanet edeceğimiz hocamızdan yeterince istifade edelim.
“Ey iman edenler! Yemeğe izin verilmeksizin, vaktine de bakmaksızın, Peygamberin evine girmeyiniz. Fakat dâvet edildiğinizde girin. Yemeği yiyince hemen dağılın, yemekten sonra sohbete dalmayın.Çünkü bu hareketiniz Peygamberi rahatsız ediyor, lâkin utandığından, size karşı bir şey söylemiyordu. Oysa Allah, gerçeği açıklamaktan çekinmez. Eğer (müminlerin annelerinden) bir şey soracak veya isteyecek olursanız, onu perde arkasından isteyiniz. Böyle yapmanız, hem sizin hem de onların kalpleri yönünden daha nezihtir. Sizin Allah’ın Resulünü rahatsız etmeniz ve kendisinin vefatından sonra onun eşlerini nikâhlamanız asla helâl değildir. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır”.(Ahzap, 53)
100 METRE VE BANKA
Alkol yasası olarak bilinen yeni uygulamada aşağıda ki husus düzenlemeye konmuştur. “Alkollü ürünlerin perakende veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az 100 metre uzaklığın bulunması zorunlu olacak. Bu mesafe şartı turizm belgeli işletmeler için uygulanmayacak.”
Bu meselenin tartışma boyutuna girecek değilim Zira bir Müslüman olarak alkol/içki ve türevlerinin “şeytanın pis işleri” olduğuna iman edenlerdenim. İşte ayetten delili “Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlara kurban kesilen sunaklar, fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. Bunlardan geri durun ki felâh bulasınız.” (Maide, 90)
Benim başka bir teklifim daha var. Oda şeytani işlerden biridir. Onların müesseseleri de cami vs’den uzak olmalıdır. Cami gibi mübarek beldelerin yakınları ve komşuları asla faiz/riba müesseseleri olmamalıdır.“Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.”(Bakara, 275)
Cami yakınlarında ve çevresinde banka ve banka reklâmı asla olmamalıdır. Zira bu Kuranın ifadesiyle; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer mümin iseniz geri kalan faizi terkedin!
Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz! Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” (Bakara, 278,279)
Elmalılı meali “Yok eğer yapmazsanız o halde Allah ve Resulünden mutlak bir harb olunacağını bilin”
Hasan Basri Çantay meali “İşte (böyle) yapmazsanız Allaha ve Peygamberine karşı harb (e girmiş olduğunuzu) bilin.”
Diyanet meali, “Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resulüyle savaşa girdiğinizi bilin.”
Bu mealler gösteriyor ki faizcilik savaş ile beraber zikredilmiştir. Savaş müesseselerinin camilerden (müminlerden) uzak olmaları gerekir.
PİYANGO ATEŞTİR
Ramazanda sakız ve denize girmek sorusundan sonra sıra piyangoya geldi. Medyada ki haber şöyledir;“Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş, Milli Piyango'nun insanları meşgul etmediğini, birbirine düşman etmediğini o yüzden de haram olmadığını ifade eden Ateş "İnsanlar Milli Piyango bileti alır, ondan sonra ya unutur yada bileti saklar. Bu insanın vaktini almaz. Sadece bilet almaktan ibarettir. Fakat öteki Loto ve Toto bunlar insanın vaktini alan şeylerdir. Bunlar haramdır. Fakat Milli Piyango haram değil ama çok güzel birşey de değildir. Mekruhtur anca... Yani hoş birşey değildir. Ama öteki gibi haram sayılamaz. Benim kanaatim böyledir." sözlerine yer verdi.”
Bir önceki sayın başkan Prof Dr Ali Bardakoğlu bu konuda bakın ne söylemiş.; “
''Milli Piyango da dahil olmak üzere tüm şans oyunlarının dinen haram olduğunu'' ifade eden Bardakoğlu, ''Milli Piyango'nun haram olduğunu, günah olduğunu Din İşleri Yüksek Kurulumuz defalarca açıkladı. Türkiye'de din işleriyle devlet işleri birbirinden ayrıdır. Bir şeyi şahısların veya devletin yapmış olması, o yapılan şeyin dinen haram olmasını engellemez. Devlet bir şey yapar, o işin devlet bakımından, yasalar bakımından uygun olduğu anlamına gelir. Ancak dinen hükmü ayrıdır'' değerlendirmesinde bulundu.
´Piyango haram mı, helal mi?´ tartışması için Diyanet İşleri´nden Prof. Yeprem açıklama yaptı. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan Vekili Prof. Yeprem, İslam dininin şans oyunlarına olumlu bakmadığını, haram olduğunu söyledi. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan Vekili Prof. Dr. Saim Yeprem, İslam dininin şans oyunlarının hiçbirine olumlu bakmadığını belirterek, ´İslam dinine ve kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim´e göre, piyangonun her türlüsü haramdır´dedi. Haberde, ´Alo Fetva Hattı´ndaki Diyanet yetkilisinin de konuya ilişkin görüşlerine şöyle yer verildi: ´Piyango, loto, toto, iddia gibi her türlü şans oyunları haramdır. Piyango bileti almak dahi haramdır. Marketlerden ve benzin istasyonlarından alınan piyango biletleri de haramdır. Market size şarap verse alır mısınız? Haramdır. Aynen burada alınacak olan piyango bileti de haramdır. Harama götüren şey haramdır.´
Sayın Ateş, keşke DİB/ çalıştığı kurumun fetvasını bilseydi ve değerini idrak etseydi, bu görüşünü ortaya koymazdı.