Geniş bir bahçe içinde, müstakil bir evi ve bahçesinde ağaçlar ve çiçekleri vardı. Zaman geçtikçe algılar değişti ve apartman dairesine taşınmak “düşünceler de farklılık” oluşturdu. Gel zaman git zaman müstakil bahçeli evi satıp, beş katlı apartmandan bir daire aldılar ve “çağ atladılar” kendi düşüncelerince.
Ve 1999 depremiyle apartman şakulinden kayma yaptı. Sonrası önemli değil, ama sattıkları eski evleri sattıkları gibi sağlam duruyordu. Deprem sonrası ilahi ikazla zevklerimiz değişti. Şimdi boyu “gökdelen” olmayan evler sevimli olmaya başladı cümlemize.
Apartmanda yaşamak iman, ibadet, ahlak ve muamelat bakımından sorumluluklar gerektirir. Apartman bir komşu değil, komşular hakkının bileşkesinin sorumluluğu taşımaktadır. Apartmanlar “tearüf” denen tanışmanın gizli engelleridir. Apartman dairesi almak, birçok yönden sorumluluk almak demektir. Bu sebepledir ki “Müslüman ve Apartman” konusunun masaya yatırılmasının vakti geldi de geçti sanırım. Belki de farklı alanlarda sempozyum, konferans, vaaz, sunun ve yarışmalar, ödüller olarak daima gündemde tutulması gereken bir konudur.
Şimdi bir de “güvenlikçi, kamera ve girişte uzana demir” engellerini aşmadan girilemeyen siteler var ki onlarında konusu ayrıca ele alınmalıdır. Kendi evinin kiracısı gibi bir yaşamın istekli mahkûmlarını andırmaktadır.
Komşu kelimesi imanımızla alakadar olmasına rağmen, nice dindar ve muhafazakârların semtlerinde ki problemler maalesef insanımızı üzmektedir. Komşu olan binalar değil, insanlardır. Elbette insanında olmamışı, hamı, acısı olabilir. Fakat kendisini olmuş kabul edipte, sera domatesi gibi rengi olup tadı olmayan komşuluk bize çok giran gelmektedir.
Evler, ev içi ziynetler, bahçeler ve arabalar madden çok kıymetli olmakla beraber acaba bizim değerimiz bu maddi eşyalarla mı ölçülmelidir. Komşu olmak ve apartmanda koşu olmak bazen yirmi beş haneyle irtibat halinde olmaktır. Gecenin bir yarısı çaktığımız bir çivi, çalıştırdığımız bir makine, çarptığımız bir kapı, merdivendeki gürültümüz sanki yirmi yedi derece vebal ve hak ihlaliyle bize dönecektir. Penceresinden kafamıza yorgan silkeleyenler, çöpünü camdan atanlar, eşini araba kornasıyla çağıranlar, aidatı zamanında veya hiç ödemeyenler, ortak giderlere katılmayanlar, evini temiz tutup dışını, merdivenini bakımsızlığa terk edenler kısacası sorumluluklarını paylaşmayanlar mümkünse apartmanda oturmasınlar ki veballeri artmasın.
Hayat kitabımız Kur’an “yakın ve uzak komşuya ihsan” üzere davranmamıza emrederken, biz ise seyyie olan kötülüklerle hangi hayatın tercihini yaptığımızı biliyor muyuz? Komşu istikameti, komşu ahlakı, komşu suç ve günahları tevbesi ve komşu örneklerini konuşup düşünmeye çok ihtiyacımız vardır.
Buharî ile Müslim’in Ebû Hüreyre RA rivayetlerinde Sallallàhü Aleyhi ve Sellem Hazretleri üç kere: (Vallahi lâyü’minü, vallahi lâyü’minü, vallahi layü’minü) “Allah’a yemin olsun ki iman etmiş olmaz” demesi üzerine Sahabe-i kiram Hazretleri: “Kim o yâ Râsûlallah?” demişler. Buyurmuşlar ki: “Zulmünden şerrinden emin olunmayan komşu.”
AİLENİZ RIZIK SEBEBİNİZDİR
İnsanlarda rızık korkusu vardır. Bunun ilacı ise tevhid inancının gereklerini doğru anlamaktır. Bu korkunun kiminde kendisi ve kiminde de ailesi için olduğunu görmekteyiz. Kur’an da “sizin ve onların rızkını biz veriyoruz” buyurmaktadır.
Lütfen bu hikâyeyi tefekkür edelim. Yıl 1999, ay 19 Ağustos. Malum deprem gecesinin bir anındayız. İki çocuğu olan bir aile vardır. Eşler gecenin o saatinde uyanık ve sohbet halindeler. Çocuklar ise ebeveynin yatağında uyumaktadırlar. Bir anda deprem başlar ve ev yıkılır. Katların arasında kalan aile, bir müddet sonra baba ve annenin sesiyle olayı anlamaya çalışırlar. Birbirini görmeyen karı koca yıkıntıların, tozun ve ağır enkazın altında birbirlerine durumlarını sorarlar. İlk alınan bilgi ikisi de sağlıklıdır. Fakat tavanın çökmesiyle çocuklarının öldüğünü hisseden baba, hanımına üzücü haberi verir. Üzüntülü ve ağlamalı anne bir müddet sonra babaya şöyle der. Hani sen işlerinin iyi gitmeciğini söylüyordun, geçim zorluğun şikâyet ediyordun, ölmek istediğini söylerdin. Şimdi Allah bakamayacağın çocukları aldı der. Bu sohbete üzülen baba o anda cevap vermek istemez ve verecek cevabı da yoktur. Sabah olur ve komşuların yardımıyla önce anne enkazdan çıkarılır ve hastaneye götürülür. Sonra baba çıkarılır oda hastaneye kontrole götürülür. Her ikisinin de durumu iyi sanılan aileden son haber ise eşin vefat ettiğidir. Baba âdete yıkılır ve “şimdi geçimini sağlayacağım” hiç kimsem kalmadı der ve elini yüzüne kapatarak gözyaşlarıyla yaşadığı olayın hüznünü vicdanında yaşar. İşte bir rızık hikâyesi. İbret alabilen vicdanlara ne mutlu.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’inde bu konuda bize şöyle güzel bir dua öğretiyor: “Verzüknâ ve ente hayrur-râzikîn.”
“Ey Allah’ım! Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın.” (Mâide, 5/114)
Hz. Ali (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (s.a.s.) da kendisine şu duayı öğretti: “Allâhümme’kfinî bi-helâlike ‘an harâmike, veğninî bi-fadlike ‘ammen sivâke.”
Anlamı: “Allah’ım! Bana helâl rızık nasib ederek haramlardan koru! Lütfunla
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (YUNUS SURESİ / 31)
İçinizden biri, rızık talebini bırakıp da mescidde oturmasın. Kim böyle yapar ve "Allah'ım beni rızıklandır" derse, şüphesiz bu, sünnete aykırıdır. Bilirsiniz ki, gökten ne altın yağar, ne de gümüştür. (Hz. Ömer (r.a.)
Ağılda oğlak doğunca, derede otu biter. Kaşgarlı Mahmud
BOŞANMAK DA BİR NİMETTİR
Peygamberimiz aleyhisselam; "Allah’u Teâlâ'ya helallerin (mubahların) en sevimsizi talâktır(boşanmaktır)" buyurmaktadır." Ve diğer mübarek sözleri;
"Allah sık sık kadın değiştiren çeşnici erkeklerle, sık sık koca değiştiren çeşnici kadınları sevmez."
"Herhangi bir kadın, gereksiz yere, kocasından boşanmayı isterse, Cennetin kokusu ona haram olur."
"Hul' yapan (kocasından mal karşılığı boşanmasını isteyen) kadınlar münafıktırlar."
"Evleniniz, fakat (kurduğunuz aile yuvalarını) talâk ile yıkmayınız. Zira ondan arş-ı ilâhî titrer."
Başka bir hadîste ise, şunu görmekteyiz; "İblis arşını suyun üzerine kurar. Sonra da çetelerini gönderir. Bunlardan rütbece en yakın olan (itibarca en büyük olanı), fitnece en büyük olanıdır. Biri gelip, 'şunu şunu yaptım' der. İblis 'hiçbir şey yapmamışsın' sözüyle karşılık verir. Sonra bir başkası daha gelir ve yaptıklarını anlatır; 'karısıyla aralarını ayırıncaya kadar peşlerini bırakmadım'. Bunun üzerine iblis, onu kendine yaklaştırır ve 'aferin sana (sen ne iyisin)' diyerek, iltifat eder."
Peki, tüm bunlara rağmen boşanmak nasıl nimet olabilir derseniz. Şöyle ki Kur’an da en uzun anlatılan konulardan biride yaklaşık dört sahife boşanma konusudur. Bakara 221…242 ayrıca bir de talak/boşanma suresinin olduğunu düşünecek olursak, konunun önemini kavramış oluruz. Tüm iç ve dış metotlar (Nisa suresi 34, 35) denendikten sonra yürümeyen bir aileyi geçime zorlamak İslam’ın ruhuyla asla bağdaşmaz. Zira boşanmak ne ilk ve nede son olarak bizde meydana gelen bir durum değildir. Boşanmak tüm sıkıntılara ve üzüntüye rağmen bazen rahmette olabilir. İslam’ın adalet ve rahmet prensibi içinde boşanmakta vardır. Özellikle aile büyükleri ne kızlarını ve damatlarını nede gelin ve oğullarını bu konuda aşırı zorlamalara muhatap kılmasınlar. Yürümeyen ve yürüme ihtimali kalmayan aileler boşansın ki, hayat yaşanabilir olsun. Elverir ki sağlıklı ve sünnete uygun boşanmalar olsun. Lütfen şu ayete gönül veriniz. “(Boşanan çiftlere hitaben) Aranızda ki fazileti unutmayınız. Bakara, 237”
HZ. MUSA’NIN SAMİRİYLE İMTİHANI VE BİZ!
Hz. Musa Mısır da doğdu ve Firavun denen zalimin sarayında mecburen büyüdü. Sonra ona imanı anlattı, o ise kabul etmedi. Ve Musa aleyhisselam ile O’na tabi olanları takip ederek, bir suda boğularak öldü. Biz ekseriyetle biliriz ki Musa peygamber sadece firavunla imtihan oldu veya zulüm gördü. Halbuki Samiri denen adamda Musa aleyhisselama inanlar arasına şirk ve fitne tohumlarını sokarak, Hz Haruna karşı gelmiş ve iki kardeşin neredeyse arasının açılmasına sebep olmuştur. Bize düşen ise O dönemdeki samiriyi doğru tanıyıp, günümüzde onun izinden gidenleri bilerek aldanmamaktır. Kuranın ifadesiyle “Bana dokunmak yok diyeceksin” hayatı boyunca yalnızlığa mahkûm olacaksın. Ö halde biz günümüz samirilerini tanımalıyız ki, onlardan uzak kalarak imanlarımızı kurtaralım.
Sonuç olarak, Musa as ın kıssası içinde görmüş olduğumuz samiri kıssası sadece o gün yaşanmış bitmiş bir kıssa olmayıp çağlar boyu devam eden ve kıyamete kadar devam edecek olan, insanları Allah ile aldatanların en büyük kozlarıdır. Çağdaş samirilerin tuzağına düşmemek için onların tuzaklarını çok iyi tanımak sonrada kurulmaya çalışılan tuzakları bozmak her mü'minin vazifesidir.