İnsan hiç yaşamadıklarını özler mi? Özler. Hele yaşananlar ‘bellek mekânları’na ilişkinse. Ada, benim bellek mekânım. İlk gençliğini, benim gibi, Ada’da geçirenlerin de ‘bellek mekânı’ Ada. Âh gençken yaşananlar, düşlenenler nasıl unutulabilir ki? 
Geçtiğimiz baharda Granada Yayınları’ndan ‘Ada Defteri-Bir Özge Temâşâ’ adlı bir kitabım çıkmıştı. Kitap, Ada’daki ‘bellek mekânları’mın izdüşümlerinden oluşuyordu, okuyanlar hatırlayacaktır. Âdetâ kalbimi, bir labirentteki yumak gibi, şehrin mekânlarında dolaştırırken kaleme aldığım metinler, ‘hatırası kalbe ışıklarla dökülen’ günleri yeniden yaşama denemeseydi bir bakıma. Başarabildim mi, bilmiyorum doğrusu. Bu mekânların bir başka talebesi sevgili Erol Çatalbaş ağabeyimden aldığım mektup hem bahtiyâr etti hem de hüzünlendirdi beni. Bu, o ânları yeniden yaşamayı başardığım anlamına geliyor benim için. Öyledir, hep sonradan fark ederiz. Evet, yaşadığımızı bile. ‘Yaşamak, hatırlamaktır’, diyorum işte ben de Ülkü Tamer gibi.
Şimdi o mektubu paylaşıyorum sizlerle:
‘Sevgili kardeşim,
Evet sana şimdi kardeşim diye hitap ediyorum. Ama aylar evvel, bilmeden sana kardeşim dedikten bir müddet sonra bana "ada defteri" kitabını gönderdin ve şöyle bir imza ile: "sevgili Erol Ağabeyime, bir gün Ada'yı birlikte 'temaşa' edebilmek temennisiyle... İstanbul, 7 Eylül 2012.’
Sana yazma ve inceliğine teşekkür etmek fırsatını ancak bugün bulabiliyorum. ellerin dert görmesin. Var ol, nur ol. Bir gün inşallah beraber temaşa ederiz Ada'yı, ortak "bellek mekânı"mızı…
Sakarya İHL'ni bitirene dek orada yaşadım, doğrudur. Sokak ve caddelerinde, Uzun Çarşı ve Kapalı Çarşı’sında, Ptt sokağında, İhvan Kitabevi'nde, -eski adıyla- akademi yollarında, Çark Caddesi’nde, Gar Pastanesi’nde yaşadığım bir gençliğim oldu. Doğrusu, seninkinden biraz daha farklıydı benim Ada'm: Joyce'a Dublin ne ise, Ada bana öyle gelirdi. Dublin yeşil ise, Ada gri idi. muhtemeldir ki, İHL'nin, dahası 12 Eylül askeri darbesinin baskıcı, ceberrut ağır havası altında geçiyordu isyankâr ilk gençliğim.
Hiç mi ortak yanımız yok? Olmaz mı? Önce Attila İlhan, sonra İsmet Özel, ve en nihayet Hilmi Yavuz'u aynı köşelerde, aynı göl kıyısında, Geyve boğazında, Sakarya kıyısında, garda, ağır kömür kokusu altında tanımışız ya da okumuşuz: Aynı havayı soluyarak dimağımıza can vermişiz. Ve elbette daha nicelerini: Ahmet Arif'i (vurun ulan vurun ben kolay ölmem mi, yoksa karanfil kokuyor cigaram şairi mi yoksa her ikisi birden mi?), bir Ada'dan bir başka Ada'ya sürgün Sait Faik'i, Orhan Veli'yi, Oğuz Atay'ı, Cemil Meriç'i, Behçet Necatigil'i, Yahya Kemal'i, hasılı ben'i ben yapan ne kadar şair, edib, sanatçı varsa tanıdığım Ada..
Evimizin yakınındaki Zafer Dergisi'nin nurcu ağbileri -müellefe-i kulûb nev'inden- bizi yanlarına çekmeye çalışırlarken, ilk defa kendimi Büyük Doğu'cu diye tanımladığım, tek nefeste Sakarya'yı okuduğum zamanlara denk düşer sevgili Alaaddin'i de tanımam: Zerafetin, kısa kesilmiş sık ve -o zamanlar koyu siyah- sakalını, uzun paltosunu, hafif kamburumsu olmasına rağmen her an yerinden zıplayacakmış gibi duran uzun ve zayıf gövdesini, ince ve kıllı parmaklarıyla kitapları zarif tutuşunu hiç unutmadım unutmamasına ama, senin kitabının satırlarında rastlayınca içim cızz etti; ya O da öldüyse? Tıpkı sevgili Numan Hocam ve sevgili babam gibi? Zafer Dergisi’ne kolaj yapardı… Sahi? Ne yapıyor acaba?
Elbette senin Ada'n benimkinden farklı olacak: sen edibsin, ben sosyal bilim okudum ve işadamıyım artık. Ama Ada bizim ortak "bellek mekân"ımız oldu.
Şimdi, Ptt sokağındaki hanlardan birinin merdiven altındaki çay ocaklarında içilen yeni demlenmiş çay, kötü kokan samsun sigarası, ve elbette taze simit kokusu geliyor burnuma. bana bu "zevk-i tahattur" u yaşattığın için kalemine sağlık sevgili kardeşim.
Sevgi ve muhabbetle
Erol Çatalbaş’
Sevgili Erol ağabeyim, bu mektupla başka bir anlamı daha oldu ‘ada defteri’nin; gözyaşı gibi, hüzünlü güzellik gibi, acı gibi… Kelimelerin kalbi kanıyor şimdi, zaman bile yaralı. Ama can Hocamız Hilmi Yavuz ne diyordu: ‘Hüzün ki en çok yakışandır bize.’ Hüzünle kalasın sen de, bir cevap hakkım var, bilesin!
‘Bize bir zevk-i tahattur kaldı/Bu sönen, gölgelenen dünyada’ değil mi Erol abi?!