Benim çocukluğum da büyük binalara sığınak yapılmalı denirdi. Ben hiç sığınak görmedim. Sanırım, bodrum gibi bir yer. Saklanmak için yapılır. Korunmaya elverişli yer anlamındadır.
İnsanlar niçin sığınır; tehlikeden korunmak , himayeye girmek , iltica , değer verilmediği ve yük kabul edildiği içindir.
Sığınaklar ve sığınma sadece askeri sebeplerle değil günümüzde.
Kimi; affınıza sığınarak, kimi Allah’a sığınarak, kimi devlete sığınarak, kendince çareler arar.
Modern dünyanın isteği ise “kadın sığınma evleridir”
Google’de “kadın sığınma evi” yazdım 41 000 sonuç çıktı maşallah. Meğer ne önemliymiş çağımızda. Bu sonuç kimin ve neyin yüz karası acaba. Kime yüzde kaç suç düşüyor bu sonuçtan. Hem de okuduğuma göre gizli tutulmalıymış evlerin adresleri.
İşte böyle eskiden bombadan sığınılırdı, şimdi ise insanlar birbirinden sığınmaya başladı.
Ben ne evlere sığınanları, ne de evleri açanları suçlamıyorum. Benim suçladığım bu hale gelişimizin “fikir yapısı ve felsefesidir.
Günümüzde devletler süper devletlere, firmalar süper firmalara, her kes birbirine sığınır oldu.
Neden mi böyle oldu. Sığınmanın adresi karışınca gün gelecek sığınaklar da sığınmaya muhtaç olacak. Nice sığınaklar da, acı hikayelerin gün yüzüne çıkması an meselesidir.
İnsanın yaratılışın da sığınma vardır. Kime, nasıl ve ne şekil de sığınmalıdır.
Eğer sığınmayı bilmezsek, sığınaklar insan için barınağa dönecektir. Af edersiniz, “evcil insanlar veya sokak insanları barınağına” ihtiyaç artacaktır.
Dünya kulübeye dönünce, evlerde barınak, saklanılan yerlerde sığınak oldu.
İnsan saray gibisine layıkken, sığınakla iktifaya mecbur edildi.
Sığınak yolcuları her geçen gün artmaktadır. Gün gelecek “sığınaklar da” almayacak sığınacakları.
Gelin başa dönelim.
İnsan sığınmalıdır. Doğru.
Kime? El cevap; YARATANINA. Yani ALLAH’A
Sokağa çıksan kapkaççı, eve girsen azgın eş, stadyuma girsen holigan, parkta otursan balici, televizyon açsan şehvet, kazanmak istesen kumar ve şans oyunları, siyasete niyet etsen tabulardan, daha neler neler sığınmak gerekecek şeyler.
İblis, şeytan, nefis, heva ve yandaşları hep sığınmamız gerekenler değil mi?
Benim de sığınmaya ihtiyacım var, sığınak arıyorum. Tek dileğim, sığınaktakilerden de sığınma ihtiyacı duymayacağım bir sığınak arıyorum.
Cehaletten sığınmayan, tembellik, borç, hüzün, gam, korku, acziyetten, cimrilikten ve günahtan sığınmayanın daha çok “sığınak” araması gerekecek.
Allah’a sığınmak nasıl olur bunu diğer bir güne bırakalım. Evvela Allah’a sığınmaya karar verip vermediğimize bir karar verelim.
Allah’tan gayrine sığınanlar, bir gün gelecek sığındıklarından da sığınacak yer arayacaklar.
Yanlış adrese sığınmayın. Allah’a sığındım diyen insan bulabilirseniz onlara sığının. Sanırım zor bulacaksınız. Ama yok demek değildir.
DAVETİYE
İnsan cemiyet halinde yaşar ve sevmese de insanlara muhtaç olur. Fıtratında var olan birlik ve beraberliği dünyevi sebeplerle terk etmektedir. İnsanların dostluğunu bekler, vefasızlıktan şikayet eder. Kendisi dostluk gösteremese de diğer hemcinslerinden dostluk beklemektedir.
İster sevinç, ister üzüntülü anı olsun etrafında dostlarını görmek ister. Kendisi vefalı olamasa da, vefayı ziyadesiyle bekler. Şikayetlerinin ve üzüntüsünün dinlenilmesini ister, nimetleri gizleyip cimrilik yapsa da.
Hayatı yaşarken muhtaç değilmiş tavrıyla yaşar fakat zaman içinde dertlerine ortaklar arar. Doğumundan ölümüne kadar, etrafında insanlar görmek onu mutlu eder. Değer bilmese de, değerinin bilinmesini ister. Sevmese de sevilmeyi talep eder.
Doğum, doğum günleri, sünnet cemiyetleri, düğün cemiyetleri, düğün yıldönümleri, mezuniyet ve yıl dönümleri gibi cemiyetlerle beraber ölüm merasimlerinde dostlarını yanında görmek onu mutlu eder. Bunlardan kimini davetiyeli, kimini de davetiyesiz bekler ve ziyadesiyle memnun olur.
Bununla beraber bazen davetiyeyi sınırlı tutarak az sayı da insanı davet eder. Bunun anlamı, davet edilemeyenlerin alınganlık göstermesi gerekmez. Zira sebepleri çok çeşitli olabilir. Bize gereken hüsnü zan ki güzel düşünmek gerekir.
Bazı davetiyeler çağrılanları sıkıntıya koyarken, bazıları da sevinçe çağırmaktadırlar. Ne davet eden, ne de davet edilen cemiyet sebebiyle zorluğa düşmemelidir. Zira herkes gücünün yettiğinden mesuldür. Bu ilahi düsturdur.
Davetlerin asıl gayesi sevinci ve dostluğu pekiştirmektir. Maddi hediye ise olmazsa olmaz şartı değildir. Önemli olan davet edilenin katılımıdır. Ne çağırılamayan, ne de gelemeyen hakkın da kötü zanda bulunulmamalıdır. Meşru bir mazereti olabilir. Anlamadan, dinlemeden konuşmak bizi büyük günahlara düşürebilir. Herkes kendi amelinden mesuldür. Kimseyi icbar ve ikrah ile etkilememiz mümkün ve doğru değildir.
Miting ilanı veya reklam kağıdı gibi davetiye dağıtılmamalıdır. Özellikle davet edilen tarafından tanınmakta zorluk çekiliyorsa çok düşünülmelidir. Kimliğimiz konusunda ki bilgisizlik durumumuz davet edileni ve edeni sıkıntıya düşürebilir. Davet tanımak değil, gönül yükümüzü çekebilecek dostluk gerektirir. Davet edilene sıkıntı ve zorluk verecek davetlerden sakınılmalıdır. Seyahat ve imkan sıkıntısını göz önüne getirmeliyiz. Zahmetten sakınmalı ve kolaylık üzere davranışı prensip edinmeliyiz.
Davet, bir sorgulama ve değer ölçümü haline dönüşmemelidir. Dünyevi maksat ve şöhret saikıyla asla yapılmamalıdır. Maddi kazanç güdülmemelidir. Hediyeleşmek sünnet olmakla beraberi en önemli hediyenin davete katılım olduğu unutulmamalıdır. Gerek davete katılanın hediyesi, gerekse davet edenin ikramı asla küçümsenmemelidir. Velev ki yarım hurma da olsa, dua bereketiyle karşılanmalıdır.
Davete katılamayanlar dualarıyla iştirak etmeyi asla unutmamalıdırlar. Davet edemediklerimiz hakkında güzel zan ile sevgimizi muhafaza etmeliyiz. “Kaz gelecek yerden ördek esirgenmez” zihniyetiyle davranmamalıdır. “Minnet ve eziyet” duygusuyla katılım da bulunmamalıdır. Cemiyetlerimiz gövde gösterisine ve gösteriş ile dünyevi yarışına dönüşmemelidir. Tevazu ve alçak gönüllülük esasıyla davranılmalıdır.
Davet ve katılım sünnettir, mazeret sebebiyle katılamadığımızdan mazuruzdur. Dini hayatımızın dengesini bozmadan, dünyevi sıkıntılara düşmeden cemiyetlerimizi organize etmeliyiz. Ne davet eden, nede edilen cemiyet sebebiyle zarar görmemelidir.
Unutmayalım ki cenaze namazları dahi farzı kifayedir. Katılabilen sevabını alırken, katılamayanlar ecrinden mahrum olur. Biz rabbimizin namaz ve hac gibi davetlerine dahi eksiksiz katılmamız gerekirken, yerine getirebilmiş değiliz. O’nun hakkında gaflet edenler, bizim hakkımızı zayi etmişler ne önemi var? İslamın cemaatle namaz emri bizim cemiyetimizden daha önemli değil midir? Camiler boş olduğu halde, davetlerimizin lebalep dolu olması yüzümüzü kızartmalıdır.
Davet bazen farz, bazen sünnettir, rabbimizin hakkını önemsemeden kullarını memnun etmeye kalkışmak, hakları alt üst etmektir. Çağrıldığı yere gitmeyen, çağrılamadığından üzülmemelidir. Gücümüz yettiğince haklarımızı da unutmamalıyız. Sevgi dir insana yakışan. Yermekten ve yerilmekten şiddetle kaçınmalıyız. Sevginin ücreti imandır ve güzel ahlaktır.
KANDİL AVUTMASI
Şeytanın çeşit çeşit hile ve kandırmaları vardır. Çünkü tek cihetten gelmez ki korunman kolay olsun. Dört bir yanını sarar kırkayak gibi. Kendi çabanla kurtulamazsın. İlahi rehberlik ve yardım gerekir. Ne aklın, nede tecruben yeter. Şeytan insanı sadece şerlerle kandırıp oyalamaz, hayır yollarıyla da kandırır. Bu hileden kurtulmak daha zordur. Dindeki zan ve kuruntuları ile kurtuluşun kolay ve garanti olduğunu zanneder. Halbuki ehli kitabın sapma yollarından biride, dinleri hakkındaki yanlış güven ve bilgileridir.
Ülkemizde ki kandil gecelerinin ve cuma namazının cemaatini görseler, insanımızın dine bağlılığını kuvvetli zannederler. Gel gör ki durum sanıldığından daha vahimdir. Gecesiyle gündüzü, kandiliyle bayramı, cenazesiyle cuması ve en önemlisi diğer zamanları farklı farklıdır.Bunun sebebi nedir? Mesela; mevlit kandilinde camileri bahçeleriyle dolduran cemaatimiz, aynı günün diğer namazlarında ve kandil ertesi sabah namazında camilerde yoktular. Acaba kandil gecesi namazı ile tüm sorumlulukları ifa mı ettiklerini sandılar.
Yatsısı lebaleb dolu olan camilerimiz, sabahında, azında azı cemaatle boyunlarını büktüler. Akşam ki dua ve niyazlar sanki orda kalmıştı. Vaazlar tesir icra etmemişdi. Gönüller huzuru ve lezzeti duymamıştı. Dualar sanki desteksiz ve karşılıksız kalmıştı. Adımlar unutmuştu secde yollarını, şuur oluşmamıştı kalbimizde. Herşey şekilde kalmıştı. Affın garantisi alınmıştı nede olsa. Allah bizi affetmeyecekte kimi affedecekti sanki.
Ezanlar kulaklara girememişti. Çünkü akşamki yapılanlar gönüle girmemişti. Yürekler yaşamamıştı tövbeyi, gözler akmamıştı yaşlarıyla. Camiler tek veya çift safa eyvallah demişti sabahleyin. Hep aynı simalar vardı camide. Hakkını yemeyelim belki birkaç kişi eklenmişti tek sabahlık sabah namazına. Sabah namazına Kur'an, sabah Kur'anı derken kimbilir neler anlatmıştı bizlere. Nöbetçi melekler bulamamıştı bizleri olmamız gereken yerde. Yine başladığımız yere döndük. Kandilimi beklesek acep. Kimbilir kandile kadar kimler veda edecek musallada cemaata ve dünyasına.
Sahi bir sorum var nefsime, ben ölsem cenazeme gelmeseler kırılmaz mıyım dostlara. Ya Allah'ımın hatırı benden daha mı küçük ki, kendi namazım kadar önem vermiyorum beş vaktin edasına. Cenazemiz oldumu ilan ederiz vakti ve caminin adını, lakin aldırış etmeyiz ezanlara. Bizim düğünümüze gelemeyene gönül bırakırız, ya farz olana icabet etmemek neyin nesi bilirmiyiz.
Sanırım yaramız derinlerde, pansumanla tedavi etmek mümkün değildir. Nedir mi dersiniz? İman, dostlar imandır hastalığımız. Hastalığına inanmayan tedavi edemez derdini. Bulamaz ilacını ve tabibini.Erken teşhis yapamayanlar varırlar hakkın huzuruna gamla ve kederle. Ahiret özür ve tedavi yeri değildir. Beş kandille kurtuluş akçesini vermezler elimize.
Hatip mi ruhsuz, vaiz mi şuursuz, cemaat mi umursuz bilmem.Bilinen gerçek din yanlış anlaşılıyor ve kandilin ışığı yarınlara kadar taşınamıyor. Işıksız ölen ahirette kördür ve nur talepleri geri çevrilecektir.
Dünyanın her gecesini kandil bilmeyenler, basiretleri kaybolmuş olanlardır. Sahi kandil bize "can" veremedi mi? Dualardan haz alamadık mı? Yoksa şeytan bizi kandille mi kandırdı. Evet doğrusu bu. Şeytan insanı "ALLAH" ile kandırır da, kandille kandıramaz mı? Kanmasaydık camiler, yürekler boş kalırmıydı? Hür irademizle geldik ve hür irademizle terkettik. "Dilediğinizi yapın" der, iman kitabımız. Sonunda kimseyi kınamayın.
Suçu başkasına atmak şeytan mesleği, suçu itiraf edip af dilemek Adem hikmetidir vesselam.