Asım Hamdi Arca Eczanesi, elbette raflarında ilaçlar olan bir şifahanedir amma seneler senesi hastalara ilaç yetiştirmekle kalmayıp, Adapazarı’nda cehalet mikrobuyla da mücadele edip durmuş bir akademidir aslında. Gerçek bir akademi. Mezunları olmayan bir akademi. Sınıf geçmek yok çünkü. En yetenekli öğrencilerinin sınıfta kalmaya çalıştığı bir okul düşünün. İyi okullar nasıl çoğu zaman tek bir iyi hocadan ibaretse, şehirler de, bazı sokaklar, bazı evler, bazı dükkanlardır ve galiba bu az şeylerden bir şehir yapan da bazı insanlardır. Kurucu insanlar.
Bir muvakkıtın saatleri ayarlaması gibi bu soydan insanlar şehri kurar, şehrin saatini kurar, zaman algısını, medeniyet algısını, muhabbet algısını kurar, o şehri yaşatacak, ayakta tutacak insanları da tıpkı bir saat gibi kurar, ayarlar. Eczacı Mehmet Toplar, şehir kurucu, şehrin insanını o şehre bağlayıcı çok az insandan biridir. Adapazarı için daha da önemli daha da tek ü tenha.
Kütüphanelere sığmayacak birikimin çekmecelerine sığdığı masası, şimdi Uzunçarşı’ya açılan kapıya yakın, ben o dükkana, dikkat eczane değil dükkan, yani kendisinden, iştigal sahasından başka, ilerde bir mekan, o dükkana ilk girdiğimde o masa, Orhan Cami tarafındaki kapıya yakındı. İşte o dükkanda Eczacı Mehmet Toplar’dan ilk duyduğumda ne kadar etkilendiysem, her okuduğumda o kadar tesiri altında kaldığım iki şiir var. Biri “Yedi bela Rasim”in adıyla başlar ve Bursa’yı anlatır. “Adını ilk defa/ Yedibelâ Rasim’in hançerinde okudum./ Çocuktum./ Çatal geyik boynuzu kabzasında / İlk Bursalıyı tanıdım:/ "Bıçakçı Remzi" yazıyordu./ Ve kıvrak, söğüt yaprağı çeliğinde/ Bir yara izi gibi kazılmıştı:/ Bursa.”
Mehmet Ağabey’den dinleyeceksiniz, yoksa olmaz. O seste sadece o şiiri değil başka şiirleri, başka şehirleri, başka değerleri de duyacaksınız. Mehmet Ağabey diyorum ama başkaları için ağabey, arkadaş, dost olan Mehmet Toplar benim için bazen akran bazen baba, bazen hoca fakat daima büyük üstaddır. Hayata “gönül”den bağlı olmanın ve insanları “can”dan sevmenin üstadı. Nezaketinden, görgüsünden, şıklığından, bilgisinden asıl önemlisi tevazuundan söz etmiyorum.
Allah her şehre koyar bu insanlardan. Rahmetli Selahaddin Ağabey de onlardandı mesela. Hayfa ki gece nöbeti çabuk bitti. “Onlarla aynı şaraptan içtik, ben birkaç kadeh evvel sarhoş oldum” demek ona düştü. Allah şehirlerini nöbetçisiz bırakmaz. Mehmet Toplar, ne mutlu ve nice sağlıklı senelere ki, hala nöbetinin başında.
Geçen hafta Edirne’deydim. Akademi Edirne kapsamında lise ve üniversite öğrencileriyle buluştum, Fahri Tuna sayesinde. Mardin Valisi iken tanıdığım, mert ve dürüst insan Hasan Duruer artık Edirne Valisi ve sayın Vali Sapanca Şiir Akşamları’ndan beri önce Mardin’de şimdi de Edirne’de yeni nöbetçi kulübeleri ve nöbetler koyuyor, önce kendine sonra sanatçılara, yazarlara, bilim insanlarına. Allah şehirlerini nöbetçisiz bırakmaz demiştim. “Ser Mimaran-ı Hassa”sı Sinan kuluna, muazzam ve murassa bir yüzük gibi Selimiye’yi koydurtmuşsa oraya çok önceden.
Öğrencilerimle “Rol, Sahne, Sunum” hakkında konuştuk. Dünya bir sahne, işimiz gücümüz sunum, hangi meslek olursa hem de, rollerimiz var, anne, baba, işçi, öğretmen olmak, hatta başbakan olmak gibi. En önemlisi toplumsal rollerimiz. Bunu yerine getirebiliyor muyuz? Aslında genç arkadaşlarımla Türkiye’yi konuştuk. Türkiye’nin geleceğini. İnanılmaz sağduyulu, inanılmaz temiz bu milletin çocukları. Allah onları tıpkı anneleri ve babaları gibi, işlediği günahtan arınabilmesi için üç nehrin birleştiği yerde ellerini yıkaması gereken ve bu üç nehri Edirne’de bulan Agamemnon’un oğlu Orestes’i, şehre adını veren Roma İmparatoru Hadrianus’u, “Bakma Ya Rab bizim günahımıza/ Nazar et can-ı dilden ahımıza” diyen Orhan Gazi evladı Murat Hüdavendigar’ı yıkadığı gibi, binlerce yıldır tertemiz nehirleriyle yıkıyor çünkü. İnsanoğlunun çocukları, sadece insan olarak doğan ama büyüdükçe Kürt, Çingene, Çerkes yaptığımız çocuklarımızın kalpleri, gözleri nehirler gibi berraktır bu yüzden. İşimiz hem onları hem de dökülecekleri denizleri kirletmemek. Köprüler kurmak onlara. Dicle’den bu yana, Arda’ya kadar, sonra Tuna gelecek, ta öbür uçta kardeşi Nil var, insanlar nehirler arasında kalan çocuklar gibi. Temiz denizlere dökülmek istiyorlar. Sinan gibi mimarlar bekliyorlar. Karşı kıyılara geçirecek köprüler kurması için. Mardin’de, Akademi GAP’ta tanıştığım çocuklarla, Edirne’deki çocukları, üniversiteden itibaren profesörlükten emekli olana kadar nasıl birbirine düşman edebildiğimizi ve ölene kadar nasıl düşman olarak tutabildiğimizi herhalde düşünmesi gereken sadece ben değilimdir. Nasıl düşmanca, nasıl umutsuz, nasıl boş boş bakan gözlerin harcanmış bakışlarına çevirebiliyoruz biz bu nehirlerde yıkanmış çocuk bakışlarını?
Edirne’yi, Mehmet Toplar’ın şiir ve insan sevgisinden örnek aldığımız saygılı duygularla, Niyazi Akıncıoğlu’nun Edirne şiirindeki mısralarla selamlıyorum. “Hünkar” Hüdavendigar’ın Muradiye’deki çinileri kadar sağlam, Koca Sinan’ın suya bağladığı kemer kadar zarif, Hazret-i Hasan-ı Gülşeni-i Halveti’nin sırrı gibi sonsuz bir aşkla…
“Bir yerde görürsen ki;/ Ağır ve edalı akar/ dal dal söğütleri öperek/ samur üç belik gibi/ üç koldan sular;/ müjdeler olsun efendim:/ Edirne'desin…Mevsim, fasl-ı bahardır;/ gecedir ve mehtap vardır./ Ve sen/ bir kavs-ı kuzahta yürür gibi/ Köprüler'desin… Şataraban makamından bir şarkı dudaklarında/ düşünür, çözemezsin:/ Bu naz-ı istiğna, bu âvâz neden;/ neden yarı eğilmiş suya dallar?/ Öyle fermân etmiş eden/ kimseler bilmez./ "Gönül bir top ibrişim, Sarılırsa çözülmez"… Burda her şey/ bakınır hüsnüne hayran/ Seyreyler cemâlini eğilmiş suya/ mermer ihtişamında serhadd-i vatan./ Aşina bir çehre sezer belki diye/ devr-i saltanatından Edirne;/ bir deste alev güldür, mahzun,/ yâr elinden düşürülmüş şimdi suda/ Ve sular;/ şimşir kelâmı dilinde/ destan okur- okur akar… Ve bihaber Yıldırım'da, bir evcikte/ -akan sudan, uçan kuştan-/ yeşil dut yaprağında/ ak bir ipekböceği,/ kozasını dokur dokur ölür… Uyanır veda etmiş gibi artık uykuya,/ konuşan bir dil olur/ çiler uzakta;/ bülbül sesi yağmur gibi/ Bülbül Adası'nda… Kanadı gümüşlü kuşlar geçer/ iki şâk bölüp mehtâbı;/ Kıyık'tan uçurulmuş./ Salınır bahçeler içre kızlar ki:/ Nazardan kaçırılmış./ Ağzında kan kırmızı bir can eriği,/ mehtapla beraber düşmüş gibi arza;/ kızlar ki güzel, dört başı mâmur ve murassa…Sevdaya tutulmak bile mümkün yeni baştan/ söylemek kolay olsa eski türkümü:/ "Edirne köprüsü taştan/ Sen çıkardın beni baştan."