‘At eğerden daha değerli olmalıdır…’ diyor Hz. Mevlânâ. Osman Suroğlu üstadımız her zamanki mütevazı ve zarif tavrıyla Hz. Mevlânâ’nın sözünden almış olduğu ilhamla çizdiği karikatürü gösterdikten sonra imzalamak üzere önüne uzattığım kitabın, attan daha değerli semer gibi olduğunu söyleyerek hepimizi güldürüyor. 14 Aralık akşamı AKM’deki ‘Mevlânâ Yansımaları’ sergisinin açılışında gerçekleşti bu diyalog. Sergilenen Osman Suroğlu’nun Mevlânâ’nın ilhamıyla yaptığı karikatürlerdi. Sakarya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan kitapta karikatürlerle birlikte onlara ilham veren sözler, şiirler de yer alıyor. Suroğlu yaptığı o çok kısa açılış konuşmasında artık kimsenin ‘Bu karikatürde ne anlatmak istediniz?’ sorusunu sormayacağı için sevinçli olduğunu esprili bir şekilde dile getirdi.
Hz. Mevlânâ’nın vuslat gecesine yakın bir zamana denk gelmesi bakımından ayrıca manidar olan serginin asıl önemi bana kalırsa Hz. Mevlânâ’yı ve elbette söylediklerini, felsefesini, şiirini hayatın kılcal damarlarına kadar sokmaktaki başarısı. Hz. Pîr genellikle hayalî bir kimlik gibi anlatılır. Ya da anlatılanlardan öyle bir sonuç çıkar. Söyledikleri, yaptıkları, şiirleri hayatın tâ içindendir ama nedense hayatımızı o sözlerle inşa etmeyiz, sürdürmeyiz. Çok konuşulmasına oranla çok az anlaşılan, üzerine onlarca roman yazılmasına rağmen insanı dönüştürme kudretine hemen hiç ulaşamayan, hayatımıza estetik boyut katmayı, ruhlarımızı aşka garketmeyi bir tarafa bırakın, insanı manâsından uzaklaştıran yayınların, yaklaşımların ve konuşmaların boca edildiği günümüzde, Osman Suroğlu gibi samimi müstesnâ sanatkârların ‘sahih’ çabalarını görmemek onlara büyük haksızlık olur.
Osman Suroğlu zarif, duyarlı, kendi tarihini ve geleneğini temellük etmiş, dünyaya bigâne kalmayan bir çizer. Suroğlu’nun en önemli yanlarından biri ‘samimi’ oluşu. O ‘söz’ünü çizgiyle söyleyen, susmanın sırına ermiş bir modern zaman dervişi. Onun çizgileriyle şiir arasında daima bir yakınlık bulmuşumdur. Suroğlu üstadımız anlatacağı meseleyi insanın gözünün içine sokarak değil, kâh imâ ederek kâh düşündürerek kâh da estetik bir mazruf la iletir. Retorikten bilinçli olarak uzak durur. Lirik çizgilerdir onunkisi. Medeniyetimizin estetik temellerine atıflar yapar. insanî olan hiçbir şeyi dışarıda bırakmaz. Kalplere fısıldayarak anlatır anlatacağını. Bağırmaz. En fazla âh eder. Onun ‘âh’ının kıvılcımları bizim ruhumuzdaki yıldızları yakar. Acıtır. Ağlar, ağlatır. Evet, güldürmekten çok ağlatan, düşündüren, insanın yüreğini kanatan karikatürler bunlar. Hz. Mevlânâ’yı böylesine derinden anlayarak, çizgilerle ifade etmek her sanatçının harcı değil.
Sergiyi gezecekler için, min gayri haddin, Suroğlu’nun Hz. Mevlânâ’nın bilhassa şu ‘söz’lerinden hareketle çizdiği karikatürleri ‘bir özge temâşâ’ ile geçtiğimi belirtmek istiyorum: ‘Testinin sûretiyle ne vakte dek oyalanıp duracaksın. Testinin nakışından geç, ırmağa, suya yürü.’ ‘nehirlerin bir testiye sıkışıp kaldığı günlerde;/doğur cübbeni cüneyd;/cübbeni doğur;/beni kilitle cüneyd;/beni kilitle…’ mısralarını hatırladım Hilmi Yavuz’un. ‘İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şey değil. Gözü neyi görürse değeri de o kadardır insanın…’ tepeden tırnağa ‘göz’ kesildim ben de Gazzâlî gibi. Mişkatu’l Envâr’da öyle demiyor muydu Üstat. Ya İbn Arabî… ‘Nemrut’un ateşinde bahçe gizlidir.’ Bunu da Gâlib Dede’nin ‘ateş’ redifli gazeli eşliğinde okudum, seyrettim. ‘Dildeşinden ayrı düşen, yüz türlü nağmesi olsa da dilsizdir.’ ‘Yüz türlü nağme’ler arasında ne kadar da âhenksiziz öyle değil mi? ‘Ben sözümün çokluğundan dolayı suskunum!’ Bu sözü, Yenikapı Mevlevîhanesi’nin hâmûşanında çok tekrarladım… ‘Demirci, akşam olunca ayın yüzünü öpebilmek için yüzünü karartır.’ O demirci, evet, Mevlânâ’nın semaı o demircinin çarşısında oldu. ‘Nefs, üç köşeli dikendir, ne çeşit koyarsan batar.’ Kâh topuğa kâh yüreğe… ‘Tavuskuşunun kanadı kendine düşmandır.’ Bu söz bana nedense Sühreverdî’nin ‘tavuskuşu’ hikâyesini hatırlattı.
Ama siz yine de o ‘testi’nin, o ‘göz’ün, o ‘kalb’in, o nûr-ı siyâh’ın önünde uzun uzun durun. Ben durdum ve nûr-ı siyâh’ın nazarı kalbime düştü. Düştüm. Bir düş gibiydi, bir düş… Çizgilerle yeni şeyler söylemeye muvaffak olduğunu söylemeye bile gerek yok Suroğlu’nun.
Aşk olsun Osman Suroğlu üstadım; Aşk olsun…