'Sizin kaç eylülünüz var bilmem-benimki bini geçti. Kaldıysa eski takvimlerden bir hatıra-gövdemizde kurudukça kızıllaşan kan, ruhumuzda bukağı! Sizin kaç eylülünüz var bilmem-benimki bini geçti. Ülkem gibi güldüm, ülkem gibi ağladım-taş duvarları yıkıldı da içimin, göğü delen mızraklar sonra sonra ayaklandı. Sizin kaç eylülünüz var bilmem-benimki bini geçti. İlk eylülümde kara cahildim; okudum, gördüm, duydum, yaşadım-hepsi eylülün birer uzantısıydı. Söylemekle olmuyor kardeşlerim-biz yirmiler, otuzlarının ilk günlerini sürenler... biz... Hepimiz çoğaldık 'eylül' diyerek. Sizin kaç eylülünüz var bilmem-ben hatırlamadıklarınız kadarım. Bir gün elbet ben de ayağa kalkarım!'
Bu metin, bir 'mensur şiirler' kitabından değil. Bu cümleler, belki de mısralar demeliyim, Seyit Göktepe'nin Granada Yayınları'ndan çıkan anlatı kitabı Hiçliğin Grameri'nden... 'Anlatı' türünde yazılmış olmasına rağmen birçok mısraı barındıran kitap biraz da şiir kitabı olarak nitelendirilmeyi hakediyor. Sadece şiir kitabı olarak mı? Elbette değil; biraz günce, biraz hatıra, biraz öykü ve hatta biraz da roman olarak da! Göktepe, hem 'dünya'nın ve hem kendi 'ruh'unun sınırlarında dolaşıyor.
Belki tuhaf gelecek ama Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı'ndan devşirdiğim huzur ile Tanpınar'ın Huzur'undan devşirdiğim huzursuzluk karışımı bir hisle doldum Hiçliğin Grameri'ni okurken. Çiçeklenmeyle solmayı, fecirle gurûbu, dil ile sözü, ilkyaz ile güzü, sessizlik ile âh'ı, olmak ile olmamak'ı birlikte kavradım. Hiçliğin Grameri, Celan'ın 'Neredeyse yaşayacaktın' ile Pessoa'nın 'Kim kurtaracak beni varolmaktan' fragmanları arasına kurulmuş bir salıncak, sarkaç, köprü, sırat... Yani ki 'Bir virgül için ölünen dünyadan' yazıyor ve yaşayan ölülere selam gönderiyor Göktepe.
Söyleyeceklerini, söylenmeyenin güzelliğiyle sarmalıyor. Bu yüzden Hiçliğin Grameri çokça şiir. Varlık ile yokluk arasına açtığı hiçlik parantezini şairane bir şekilde dolduran Göktepe'nin yazdıkları bireyci bir kalemden çıkmış gibi görünse bile aslında öznel ve bu öznelliğiyle de modern insanın huzursuzluğuna, anlam arayışına, kaosuna dair bir içerik de taşımakta. Göktepe, denilebilir ki lirik şairler gibi dünyanın metalaşmasına ve şeylerin ruhu örseleyen ve tahakküm altına alan yapısına karşı kendine özgü bir muhalefet geliştiriyor. 'Ucundan ter ve gözyaşı damlayan kalemin çarmıhına geriyor yorgun gövdesini' adeta. Önemli olan sonsuz hayat değil sonsuz canlılıktır diyen Nietzsche'ye kulak veriyor. Dünyada-olmak ile Dilde-olmak arafında duruyor ve ruhunu yazı ile arındırıyor.
İşte kitaptan şiir tadında birkaç cümle:
'Yazdığım dünyayı çıkardım yaşadığım ormandan', 'Buradan sonrasını sessiziliğin diliyle yürüyeceğim, 'ruhum, kalk gidelim', 'dünyada olmadığım günleri hatırlıyorum.', 'Toprağın dilini de nasıl olsa, göğe bakarak çözdüm', 'Örtün, kalbin ile', 'Bir çocuğum ki ben, görülmez çiçekler açar Allah'a doğru, her gün başka bir yaraya uyanan ruhumdan', 'Çak kendini, dünyanın o hiç bitmeyen çarmıhına', 'Kuşların secdesi kadardı alnım'...
Ruhunun demircisi olmayı kararlaştırmış bir yazarın cümleleri bunlar. 'Uçurum oteli'nde konaklayan ve ordan söyleyen bir yazar Göktepe. Ve kayıp zamanın değil, kayıp 'şimdi'nin peşinde...