Eğer çiçeği burnunda bir yazar hikâyesine ‘Annemin teni üzerime giysi diye biçilmeden, sözler buluta girmeden hemen önceydi.’, ‘Biz, mumdan geminin koynundaydık.’, ‘Çocuklarından biri, annesinin kaderini yaşarmış.’, ‘Kendimi yemeye ellerimden başladım.’ gibi cümlelerle başlıyorsa, o yazarın hikâye ile şiirin izdivacından doğduğuna hükmedebilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde Değişim Yayınları’ndan çıkan Ayşenur Gülsüm Tuna imzalı Kuşlu Dualar kitabı, böyle bir yazarı müjdeliyor bize.
İncir çekirdeğini doldurmayan hikâyelerle dolu Kuşlu Dualar. ‘Her sabah kahraman, her akşam mağlup çocuk’un hayâlleri, duaları, hüzünleri… Biraz şiir, biraz hikâye, biraz masal, biraz hatıra, biraz sinema… Sesin, görselliğin öne çıktığı hikâyeler çocukluk ile gençlik arasındaki o bıçak sırtı bölgede teşekkül etmiş olmalı ki ‘Yazılmayan, yazılamayan hikâyelerin hikâyesi olur mu?’ sorusunu sorabiliyor ve ‘Elbette’ cevabını verebiliyoruz.
'Kuşlar da kaderle uçar' diyor Cahit Zarifoğlu bir şiirinde. Kanatları aşkla yanmış otuz kuşun Dil’e yolculuğundan devşirilenler mi anlatılıyor Kuşlu Dualar’da? Menzile ‘bir kader mesafesi’ kalmışken aynaya yansıyanlar mı?
Ayşenur Gülsüm Tuna’nın hikâyeleri modern birer minyatür edasında. Merkezde bir ‘dede’ ve o ‘dede’den neşet eden hâlelerle genişleyen ve derinleşen hikâyeler. Aynaya baktığında ‘dede’sini gören yazar, kendi şahsî imtidâdını lirik bir şekilde gerçekleştirmiş oluyor bir bakıma. Zaman’ı aradan çıkarıyor ya da vasıta kılıyor sadece. Zaman problematiği, mekânın darlığı, kurmacanın büyüsü, oyun arzusu ve kişilerin belirsizliği, okurda postmodern bir hikâye algısı oluştursa da geleneksel olanla bağlarını iyi kurmuş, farklı metinler arasında gezinen bir yazarın kendisini her daim hissettiren sesini, metinleri hatıraya, günlüğe ve yer yer şiire dönüştüren üslûbunu da göz ardı etmemek gerek.
‘Ben’ anlatıcısına sık sık yapılan vurgular, kahramanla yazar arasındaki hemen her hikâyede karşımıza çıkan diyaloglar, bazı zekâ oyunları, mizah gösterisi, şiirselliğin aşırılığı Kuşlu Dualar’ın aksayan yönleri olarak karşımıza çıkıyor. Bütün bunlara rağmen bilhassa ‘Hiç Dedemiz Kalmadı’, ‘Rüyâ Yazgıdır’, ‘Ellerim Bir Ömür’, ‘Bir Anne Bulduk İpek’i Öptü’, ‘Kuşlu Dualar’, ‘Yanlış Anlamalar Üzerine’, ‘Kimindi O Pijama Cebi’ gibi başarılı hikâyelerle kitabın okura haz ile hüzün karışımı bir şölen vaat ettiğini söylemek mümkün.
Sartre, ‘Edebiyat Nedir’ adlı eserinde ‘Başkalarına aktarılacak kadar değerli bir şeyiniz var mı?’ diye sorar. Ayşenur Gülsüm Tuna, bu soruya ‘rüyâlarım’ diye cevap veriyor âdetâ.
Rüyâ. Harflerin uçmak’a doğru süzülen birer kuş sûretinde görüldüğü bir rüyâ. Ama kimin rüyâsı? Yazıcının mı okuyucunun mu? Yoksa karamanın mı?
Ayşenur Gülsüm Tuna, hikâyelerini bakarak kuruyor; ‘bakmak uzaklara dokunmaktır’ diyerek; kelimelerin kalbine girerek… Bir kırlangıcın yuvasını yapması gibi. Kısa, sıcak, yalın ve toprak kokulu cümlelerle. O yuvada Dede’nin nazarından tevarüs eden bir büyü var. Hikâyenin de bir büyü üretimi olduğunu mu imâ ediyor yazıcı? Evet, hiç şüphesiz öyle!
‘Dedesiyle kum saati yapan’ ilkgençliğindeki bir kızın çocukluğa ağıdı bir hayâl perdesinde canlanıyor âdetâ. Sözlerin buluta girmeden önceki hâliyle yazıyor Ayşenur Gülsüm Tuna. Söylenmemiş olanın güzelliğiyle parlatıyor kelimeleri. Elif kaddini dal’a döndürüyor; çocukluğuna uçurduğu otuz kuş gelsin o dal’a konsun diye…
Dede’nin göğüs kafesinden azat olan o kuş, gelip konuyor yazıcının omuzlarına. Kuşlu Dualar, o masal kuşunun fısıldadıklarıdır…
Ey okur, kitabın sonuna doğru, anka’nın gölgesini göreceksin, sakın şaşırma!