İlimizin 1960 ve 70’li yılların sanayi kuruluşlarından biri olan Maraşoğlu Yağ Fabrikası’nın ortaklarından emekli işadamı Kenan Maraşoğlu ailenin sosyal platformdaki en etkili ismi idi.
Pek çok kurum ve kuruluşta, dernek ve vakıfta görev yapan aktif bir sanayici olarak bilinir hala Kenan Maraşoğlu.
Onun bir solukta okuduğum kitabından ilginç bulduğum pasajları zaman zaman Pazar Filemiz’de sizlerle paylaşacağımı dile getirmiştim.
İşte o anlayışla bugün iki ilginç anısını paylaşmak istedim sizlerle.
TOZLU CAMİ YANINCA
Yapıldığı ve hizmete açıldığı ilk senelerde, Adapazarı’ndaki Tozlu Camii Türkiye’nin, Cumhuriyet devrinde yapılmış en büyük camisiydi.
Hatırladığım kadarıyla temeli 1955 veya 1956 yıllarında atıldı. Başta devrin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes’in şahsi hesabından gönderdiği 4 bin lira ile ilk harç atıldı ve gerisi çığ gibi geldi.
İlk imamı Sürmeli Hoca idi, sonra da senelerce Ali Özdin imamlığını yaptı.
Bu caminin yapılması da yine bir vakıf tarafından üstlenildi. Babam da o vakfın aktif üyelerinden biriydi. Babam, vakfın kurulduğu günden, hayata gözlerini kapadığı güne kadar, -ayıptır söylemesi ama- hem parasıyla, hem hizmetiyle diğer vakıf mensupları gibi çalıştı.
bir ara caminin altında bulunan dükkanlar bölümünde çıkan yangın nedeniyle büyük hasar meydana geldi. Tamirat bitene kadar cami ibadete kapatıldı. Caminin yandığını haber alınca tabii olarak hemen koştuk. İmam Ali Hoca da oradaydı, “Minbere gidelim Kenan” diyerek beni yanına çağırdı. Minberdeki gizli kasadan Sevgili Peygamberimiz’in (S.A.V.) Sakal-ı Şerif’ini zorla çıkardık.
Aşağı inince, “Al Kenan!” dedi, “Bu kutsal emaneti sen saklayacaksın.”
Şaşkınlık içinde idim; ancak karşıdan ziyaret edebildiğin Sakal-ı Şerif kutusunda ve kutu da benim kucağımda idi…
Babama ve ağabeyime de söyleyerek, büronun tam karşısında –arada babamın, bazın de bizim istirahat ettiğimiz- özel bir odamız vardı. O kutsal emaneti oraya kilitledim. Anahtarını da kasaya kilitledim. Artık oraya girmek mümkün değildi. Ta ki cami tekrar ibadete açılana kadar...
Ali Hoca geldi. Babam “Hocam emanetini buyur al!” dedi.
Hoca da “Hacı amca biliyorum ki, bu emanet aylarca burada durdu, açıl-madı ve ellenmedi” dedi. Tabii ki, aynen dediği gibi olmuştu. “Onun için” dedi, “Gelin tekbir ile emaneti burada hep beraber ziyaret edelim.”
Bizim büroda Sakal-ı Şerif kırk bohçasından çıkarıldı; aynı camide olduğu gibi gözyaşları içinde ve Salavat getirerek, babam, ağabeyim, ben ve Ali Hoca ziyaretimizi yaparak onu asli yerine yolcu ettim.
Babam öldükten sonra, vakıf yöneticilerinden Sayın Tahsin Kara ve dostlarımdan Sayın Gündüz Akay ziyaretime geldiler. Ellerindeki yazıyı bana tebliğ ettiler. Yazıda, “Ölen babamın yerine vakıf yönetimine dahil edildiğim” yazıyordu.
Gerek vakıf senedine ve gerekse törelerimize göre; ölen vakıf yöneticisinin büyük erkek çocuğu vakıf amacına uygunsa, vakıf yönetimine onun davet edilmesi gerekirdi. Ben de buna istinaden “Kusura bakmayın bunda bir yanlışlık var. Vakıf yönetimine lütfen Lütfü abimi çağırın” diye, yapılan daveti kabul etmedim; ağabeyimi çağırdılar.
O da öldü, oğlunu çağırmadılar…
Bana bir haber bile vermediler…
O günkü başkana, “Bu ne hal?” diye sorduğumda, “Mecbur değiliz!” diye cevap alında hiç şaşırmadım; çünkü belirli bir akımın etkisinde olduklarını fark etmiştim.
1999 depreminde Tozlu Camii yıkıldı. Yeniden yapılmaya başlandı. Aynı başkana “Ailemin bu camide çok büyük maddi ve manevi emeği var. Başka bir katkı yapamam ama müsaade edin vereceğimiz projeye göre, şadırvanını ben yapayım.” diye resmen müracaat ettim. Gelen cevap aynen şu: “Yapılacak olan şadırvan, caminin mimari projesini bozar.”
Ben de “Projenin bozulmasına neden olmayım” diyerek hem vakıf üyeliği, hem de şadırvan için yaptığım teklifleri geri çektim…
BİZİM MAHMUT UÇAK KAÇIRMIŞ
1950’li yılların son senelerinde Yugoslavya’da Tito’nun baskısının Müslümanlar üzerindeki etkisinin artması üzerine, daha önceki senelerde de olduğu gibi ülkemize göçen çok olmuştur.
Ülkemizde, büyükşehirlerden ve Bursa’dan sonra göç alan vilayet Sakarya olduğu için şehrimize de çok fazla muhacir gelmişti. Göçün ne olduğunu bire bir yaşadıkları için aile büyüklerimiz fazla ihtiyacımı olmamasına rağmen bu göçmenlerden bazılarını işe alırlardı. Bunlardan iki tanesi de kuzen ve şoför idiler, Bekin ve Mahmut…
Mahmut olan yaşça büyük olup ikinci Dünya Savaşı’na iştirak etmiş biri idi…
Çoğu Balkanlı’nın olduğu gibi, boylu poslu yapılı bir kişi olan Mahmut, Türkçe’yi çok az konuşuyordu. Kendisine kamyonlardan biri teslim edildi. Diğerine de servis arabası verildi. Gayet güzel çalışıyorlardı, herhalde firmamız da onlardan epeyce memnun idi…
Bu arada ben askere gittim. Tekirdağ’a intikal ettim, hayat devam ediyordu. Askerlik Dairesi’nde iken programda olmamasına rağmen Komutan, “Acilen Şarköy’e gideceğiz.” dedi. Yola çıktık.
Yolda komutan, “Küçük bir uçağın askeri bölgeye iniş yaptığını” söyledi.
Üç saat kadar sonra Şarköy’e vardık.
O bölgenin en üst rütbeli komutanı bizim Daire Başkanı olduğu için doğru jandarmaya gidildi. Ben aşağıdaki posta erlerinden bilgiyi aldım.
İki kişi İstanbul’dan küçük bir uçak kazırmışlar, Yugoslavya’ya gitmek istiyorlarmış, yakıtları bittiği için inmek zorunda kalmışlar.
O senelere göre olay oldukça önemliydi.
Az sonra kişileri getirince neredeyse bayılacaktım. Uçak korsanlarından bir tanesi bizim Mahmut Ağabeydi…
Kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra yine bizim şirkete geldi ve bizden emekli oldu…
İyi insandı…
Hala o günleri hatırlar, güleriz ve “Hey gidi günler!” deriz…
Bu haftada şehrimiz eşrafından Kenan Maraşoğlu’nun ‘Hepsi Gerçek’ adını taşıyan kitabından iki hatırayı gündeme taşıyarak boşaltalım istedik Pazar Filemiz’i....