“Kuşlar toplanmış göçüyorlar / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” diyor Cemal Süreya. Keşke yalnız bunu anlasaydık. Aşkı. “Yunus Emre der hoca / İster bin var Hacca / Hepisinden iyice / Bir gönüle girmektir” der ya Koca Yunus. Gönlü bilseydik. “Gönüller yapmaya geldim” diyen ne diyor, bir duysaydık. “Dört kitabın mânâsın okudum hâsıl ettim / Aşka gelince gördüm, bir uzun hece imiş” diyor Yunus Emre. “Sevmek ne uzun kelime!” diyor Cemal Süreya.
Müslümanlar uzun zamandır aşk şiirleri söyleyemiyor, uzun zamandır gönülden söz etmiyorlar. Sevdanın kendisi değil dedikodusu var artık. Müslümanlar uzun zamandır delikanlılar çıkaramıyorlar aralarından. Delikanlılarına sahip çıkamıyorlar uzun zamandır. Nil kıyısında da, Sakarya kıyısında da, Tuna kıyısında da mazlumuz. Golan dağında da, Karakurum dağında da, Altay dağında da mağduruz. Zilletimiz, zulmümüzden kaynaklanıyor, mağduriyetimiz mağrur oluşumuzdan. Şerefle, asaletle, izzetle gururu karıştırdık, kibri karıştırdık. “Bir kul gibi” bağdaş kurup yemek yiyen Peygamberin ümmeti değiliz artık. Mükellef sofralarımız var. Neyle mükellef olduğumuzu unuttuk ama. Lokmalarımızda garip gurebanın gözyaşı var, teri var. Artık cesur da değiliz. Haram lokma, şatafat, yoksulun ahı, kamu malının, vakıf malının uğursuzluğu korkak yaptı bizi. Korkağız çünkü silahımız yok. Çünkü silahı tüfek sanıyoruz, bomba sanıyoruz. Çünkü altını, petrolü, pırlantayı servet sanıyoruz. Çünkü kelimelerimizi, çünkü bir kelime ile bir dünya kurabilme kabiliyetini, çünkü bir kelime için ömür verme haysiyetini yitirdik. Sözümüzde durmaya durmaya sözün erdemini, sözün gücünü kaybettik. Oruçluyuz. Fakat lokmayı bölüşmenin gücünü kaybettik.
“Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte / Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel / O başkası yok mu bir yanındakine veriyor / Derken karanfil elden ele. // Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle...” diyor Edip Cansever. “Yarin dudağından getirilmiş” karanfili anlatıyor. Karanfili yani sevmek çiçeğini. Kokusu baygın, tadı kekre, hep bir acı tüten. “Yarin dudağından getirilmiş / Bir katre alevdir bu karanfil / Gönlüm acısından bunu bildi!” dediği karanfil büyük Haşim’in. Acısından bilmiyoruz artık aşkı. Hiçbir şeyi. Acısını bilmediği şeyin mutluluğunu bilmez insan. Mutsuzuz. Bir karanfil değil sevdalarımız elden ele. Sevdamız yok. Davamız yok. Amaçsızız. Bir karanfil gibi elden ele veremedik hakikati. Vaaz ettik Peygamber öğüdünü. Vaaz ettik Hadisi, Ayeti. Bir karanfil gibi tütmüyor gönlümüz. Bir karanfil gibi Müslümanca yaşamıyoruz.
Biz İslam’ın her şeyini yaptık, yerine getirdik. Kitaplarını okuduk, şiirini yazdık, resmini çizdik, müziğini besteledik, ekonomisini kurduk, siyasetini hatmettik, namazını kıldık, orucunu tuttuk, savaşını verdik, gazisini, şehidini olduk. Yalnız Müslüman olmamız kaldı İslam’la aramızda. Onu olamadık. Karanfili, anca yakamıza taktık biz, göğsümüze değil, göğsümüzün içine değil. Kalbimiz bir gül gibi açmadı, bir gönül gülünün kokusunu duyan olmadı sinemizden.
“Esenlik Bildirisi”nde, “Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir / Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa / Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa / O şehirden öc almanın vakti gelmiş demektir” diyordu İsmet Özel. İlk, Selahaddin Şimşek’ten duymuştum. İtiraf ediyorum, şiirlerle Müslüman oldum ben, Selahaddin’lerin okuduğu, Selahaddin’lerin mert sesinden dinlediğim şiirlerle. Gözyaşıyla Müslüman oldum ben. İslam’ı değil Müslümanlığı öğrendim ben şiirlerle, şiir gibi hayatlarla. Müslümanlığı hayatlarla öğrendim ben, vaazlarla değil. Ashab-ı Suffe’den, ümmete okuma yazma öğretenlerden, zenginken Müslüman olan ve kefensiz gömülen Musab bin Umeyr’den, devletin işi bitince misafiriyle sohbet ederken parasını kendi ödediği mumu yakan Hazreti Ömer’den, yüzüne tükürülünce öldürmekten vazgeçen Hazret-i Ali’den, hırkasının eteğinde uyuyan kediyi uyandırmamak için hırkasını kesip namaza kalkan Hazreti Peygamberden etkilenip Müslüman oldum ben. Bu nedenle vaiz emeklisinin maaşının öğretmen emeklisi maaşından çok olmasını anlamıyorum. Bu nedenle arabasına binilince düdüğünü çalmak zorunda kaldığımız makamlara perestiş etmeyi, o makamlara gelince dillenmeyi, diklenmeyi, büyüklenmeyi anlamıyorum. Muhalefetle Müslüman oldum çünkü ben, iktidarla değil.
“Duygular paketlenmiş, tecime elverişli / Gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir / Gazeteler tutuklamış dünya kelimesini / O dünyadan, o şiirden öc almalı demektir” diyordu şair “Esenlik Bildirisi”nde. O dünyadan öc almak için çıktık yola, o dünyanın hayranı olduk, kölesi olduk, zebunu olduk. Elalem safasını sürdü, tadını çıkardı, donattı, bezedi, kendince bir cennete çevirdi, biz dünyanın günahını yüklendik. “Elmasları cam parçalarıyla” değiş tokuş ettik. Yordamsızdık. Görgüsüzdük. Açtık. Namussuzduk. Dünyamızı ahiretimize benzetecektik, olmadı, ahiretimizi dünyamıza ipotek ettik. Sevap tüccarlığını dindarlık sandık. “Dinüküm dinarüküm”den öteye geçmedi dindarlığımız. İğrendirdik kendimizden. Usandırdık. “Biz sevdik âşık olduk / Sevildik mâşuk olduk / Her dem yeni doğarız / Bizden kim usanası” diyordu yine Aşık Yunus. Her dem yeniden doğmuyorduk biz artık. Çocuklarımız bizden başkaysa, bizden kaçıyorsa, uzaklaşıyorsa, bundan, karılarımız isyankarsa, nankörse, bundan, kocalarımızın gözü dışardaysa, evine ayıracak zamanı yoksa, bundan. Çünkü İslam’da ne varsa bizde yok artık, bizde ne varsa İslam’da yok. İslam dilimizden düşmüyor ama dilimize düşen ne varsa değeri düşüyor. Konuştukça kafa karıştırıyoruz. Kafamız karışık çünkü. “Hakkı görenler kalbindeki göz ile yahut gözündeki kalp ile bakanlardır!” diyecek Selahaddin Şimşek’leri yaşatamayan Müslümanlar Kudüs’ü fethedecek Selahaddin Eyyubi’leri nasıl yetiştirecek? “Taş atan bizden, attıran bizden değil” amma yine biz taşa tutturuyoruz kristal saraylarını hakikatin.
Açlık sınırının altında asgari ücretle milyonların yaşadığı bir ülkede, yoksulluk sınırının asgari ücretin 5 katı olduğu bir memlekette, 25 çeşitli iftar sofrasının sadece(!) 75 lira olduğunun haberini yayınlayan bir televizyon varsa, bu televizyon Müslümanların televizyonu ise, ağabeylerimiz bundan utanmıyorsa, bir Allah’ın kulu buna itiraz etmiyorsa, “öc almak vakti” gelmiş de geçmiş demektir.
Açlık çekmekten öte bir niyet gerek bize, eğer Müslümansak. Oruç tutmaktan evvel hakikatin bir ucundan tutmak gerek. Bunu kaybettik. Ramazanlardır!