Kasımpatılar hangi boşluğu dolduracak, göreceğiz. Belki de onları değilse bile, imgelerini hatıralara gömeceğiz. Kasım da sırra kadem basıp gitti işte... Neden söylemeyeyim, defterimin yaprakları üzerinde pencereden giren rüzgârın tini dolaşıyor. Mürekkep, titreşen alevler gibi esrarını salıyor geceye...
Vaktiyle ‘krizantem mabedi’ başlıklı bir yazı yazmıştım, bir deneme. Soğuğu ve ‘kar içinde yanan kar’ı ilk deneyişimdi bu. Kavramaksa çok sonraları gerçekleşecekti. Krizantemin kasımpatı olduğunu öğrendiğimde tarifsiz bir hisle doluvermiştim. O günlerden hatırladığım en berrak şey, krizantemin bir yalnızlık ayinine başlangıç mânâsı taşıyor oluşudur; bir çeşit kavs-i mutalsam. Bu tılsımlı kavis bir ‘koy’ tahayyülüne götürürdü beni ve orada ‘krizantem’ imgesiyle örtüşürdü. O koydaydı bütün anneler oluş’a doğru; kasımpatı bana… Açıklardaki bir ada silüetini boşluğun mihrabı sayar, o mihrabın ışıklarla dolup taşmasına göz yumardım. İri çiçeklerinin tüm tözünü üzerime döken kasımpatılar daha o günlerde hazırladılar bana bu büyük yalnızlığı. İnsanın insana değil, Allah’ın insana vereceği en değerli şey değil miydi yalnızlık?
Şimdi oturmuş, elime zorla tutuşturulmuş bir kasımpatı tarafından sual olunacağım o meşûm ânı bekliyorum. Ne kadar sürecek bu bekleyiş, bir dahaki kasıma kadar mı, sonsuza kadar mı? sapı ruhuma doğru kıvrılmış, boynu mihrabıma uzanmış tek çiçek, sayısız bir çiçek olabilecek mi benim için? Pencereden giren rüzgâr, tam şu anda kımıldanışlarını duyar gibi olduğum toprak altındaki hayatın ve kasımpatıların ne kadarını getiriyor ruhuma? Belki de o mabedin ölümcül bir yanı vardı; damarlarım kurumaya yüz tutmuş olduğuna göre sanki ayna tutmuş yüzüme ölüm!
Ey kırmızının tin sökümünü yapacak olan; ‘nasıl da ölümsüzsün aynasında aşkın’ ve âşikâr. Bütün perdeler kalkmış aradan. Her şey gün gibi açık ve gül gibi. Lâkin âteşîn harfleri olmadığı için esâmesi okunmuyor onların; onlar, kasımpatılar… Her şeye bir işaret gibi bakmanın defteri olarak kullanıyorum kalbini, haberin olsun! Ve zâtına bakışın, teslimiyetinin eşiğindeki altınlar kadar derin olsun!
Yağmurlar, kasımpatıların kokusunu taşıyan kervanlarıdır zamanın. Gölgesini güze ama derinde toplanan güze düşüren kervanlar. Şimdi bana, şairin ‘akşam toplandı derinde’ mısraını, ‘hazân toplandı derinde’ diye söyleten, o gölgede bulduğum ışıklardır; -varlığın huzmeleri yokluk sularına düşüyor. Yanmadan pervâneyi yakmayan, yakamayan muma sor kasımpatılarla örttüğüm akşamlarda nelerin âşikâr nelerin sır kılındığını kalbime…

de ki: ben değilim, defterimdir mum gibi eriyen…
de ki: ney’e doldurduğum mürekkeptir nefesim…
de ki: kalemin adıdır Mansûr…
de ki: süsüdür âteş, sûru yalnız benim kalbime üfleyen mim’in.
de ki: işte, orada aradığım ve şimdi bulduğum ve bulmadan kaybettiğim…
de ki: kasımlar yok artık lügatinde Aşk’ın…
de ki: vakt erişti, hüsn’e boğ artık beni…
ama yine de söylenmeyen’in güzelliğiyle kal…
kasımpatılar gibi…
sen, ey söylenmeye söylenmeye güzel kalan Sevgili!