Çark Mesire’deyiz, Rahmi Sak’ın “Hyde Park”ında konuşuyoruz. “Bizim” “politikacı” gazetecilerden biri de orada. “CHP geliyor, bak göreceksin” dedi önce. “Kaçla?” dedim. “Görürsün” dedi. Cumartesiydi, Başbakan 40 bin kişiyi meydana toplamamıştı daha. “Bu muhalefetle Tayyip Erdoğan ömür boyu başbakan” dedim. “Rahaat” bir nefes almaya gelmiş demek, kısmet değilmiş. Kızdı. “Cihat’ın dili eskiden mağdurun diliydi, şimdi muktedirin dili olmuş” demez mi. Buyur buradan yak! Ak Parti’yi eleştiriyoruz ya. “Gıcıklık” olsun diye değil. “Başının gözünün sadakası olsun” diye. “Güç zehirlenmesi”ne karşı “yoğurt” tedavisi. Hadi onlardan bazılarının tahammülü yok eleştiriye diyelim. Peki “muhalefet”in bu “karşılıksız” gururunun kaynağı ne?
Engin Özkoç, 1992’de, Tayyip Erdoğan’dan daha fazla “özgüvenle” dolaşıyordu SHP’nin yedi katlı yeni belediyesinin koridorlarında. Siz de “dilediğinizi yapacak” kadar “özgür”dünüz. Haber spikerinin “zeki, çevik ve yeşil gözlü olanı”ndan hoşlanılan dönem. “Hülya”lı bakışlardan, “şen” kahkahalardan esirgemediğiniz gülücüklerinizden nasibimiz yoktu. Gözümüz kara, sözümüz siyahtı. “Gece mesaisi” de yazılmıyordu bordromuza ama “haber”i iyi okuyorduk. Siz şehri de, geleceği de, siyaseti de, milletin gözlerinin içini de “okuyamıyor”dunuz. Umurunuzda bile değildi, belediyenin koridorlarda “şeriatçı köpek” diye arkamdan bağırılması. Rahmetli Ünal Ozan hepinizden bin kat daha demokrat olmasa, su parası yatırmak dışında o binaya (nah!) sokardınız beni. Zihinsel özürlü bir gazeteci arkadaşınız da, (ikide bir ya sarı basın kartını gösteriyor ya da “raporluyum ben” diyordu, ordan biliyorum “gasteci” ve “hasta” olduğunu) “Mollalar İran’a diye bağıracaksın” diyerek tehdit etmişti, şakağıma silah dayayarak. Uğur Mumcu’nun cenaze töreni vardı Ankara’da, televizyondan seyrediyorduk, ART’de. Sezai Matur hatırlar. “Şaka” yapıyordu “zağar.” Eşşek şakası! “Refah seçimi kazanacak” dediğimde de bön bön bakıyordu Basın Müdürü’nüz yüzüme. “Şaka” yapıyor olmalıydım. Seçmen “şakası” olmadığını göstermişti size. Aynı müdürünüz, radyonun telefonlarını dinletmişti de, benden başka herkesin zulası patlamıştı. Anlatmayacağım. Özel. Milletin telefonları dinleniyor diye tepinmeyin ama. O kadar uzun boylu değil. Şimdi demokrasi, özgürlük falan diyorsunuz ya. Gülesim geliyor fakat “güleriz ağlanacak halimize” nevinden. Demokrasinin adını biliyordunuz, tınısını seviyordunuz, faizini, rantını, kulaktaki çınlamasını o kelimenin. Uygulamasını değil.
(Engin Gündoğar’a not: Bu hafta Engin Ardıç okumasan da rahat edersin artık. Fakat geçen haftaki yazımdan sonra “Necip Fazıl’dan başka Atatürk’ü böyle anlatabilen Atatürkçü niye çıkmamış?” diyesiymişsin. Bravo! Şapkadan tavşan çıkaran Engin Ardıç’ı neden beğenerek okuduğunu anlıyorum ama “marifet” şapkadan tavşan çıkarmak değil “doğru”ya şapka çıkarmayı başarmaktır.)
“Ses ver Türkiye!” Yahu insaf. Sen “ses” vereceksin. Hilal Kart diyorsun. Fakir muamelesi görmek istemiyor seçmen. Fakirlikten ölse bile, “one minute” diyen kendisiymiş gibi davranılmak istiyor. Yok mu Allahaşkına bir tane siyaset bilimciniz, sosyoloğunuz? CHP biraz daha iyi reklam yaptı ama kavgayı yanlış yerden sürdürüyor o da. “Gücünü göster Türkiye!” Sen Türkiye’nin gücünü gördün mü peki? Yönünü? Genini? Gönlünü? 4 ayda başaramazsan bırakıp gideceksin. Kaç kere söyledim. Seçmen kadın gibidir. Kimse terk edilmek istemez Kemal Bey. Hele kadınlar, hiç.
Rahmetli Selahaddin Şimşek, “Suya sabuna dokunmayan muhalefetin iktidarın başının üstünde yeri vardır” derdi. Ben de maalesef ve maatteessüf, suyu sabunu denk getiremeyen muhalefet için “şimşir taraktan” başkasını münasip görmüyorum. Sezen Aksu’nun şarkısı. Gülben Ergen söylüyor. “Arka sokaklarda neler oluyor?” Hatırladınız mı? “Sen beni istersen çok rahat kandırabilirsin / Kendini şahane bir şey sandırabilirsin…” Demek ki Kılıçdaroğlu da, Bahçeli de “kandıramıyor.” “Kendini şahane bir şey” sandıramıyor. “Zorlama güzelim, zorlama / Kendiliğinden olmalı / Davul dediğin davulcusuyla müsemma.”
“Halaylar bir, horonlar bir” dizesini başbakanın yazdığı şarkı sanırım şimdi size hem daha gerçekçi hem de seçim sonucunun habercisi gibi gelecektir. “Vur şu davula, bir daha, bir daha…”