Borcunuzu ödeyeceğiniz günlerde bankanızdan cep telefonunuza mesaj geldiğini düşünün… Okuduğunuz mesajda borcunuzun üç ay ertelendiği yazsa ne hissederdiniz? Cevabın basit olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Üç aylık rahatlık… Ya sonra…
Üç ay sonra aynı mesajı alır mıyım diye insanın gönlündeki bekleyiş hep devam eder. Dile getiremeyiz belki ama boş ümidi hep taşırız içimizde. Lakin borcumuzu ödeyeceğimiz gün elbet gelir… Ödenmeyen borç ve yaşanmayan zorluk yoktur hayatta. Bunu bile bile ileri iteriz veya ötelemeye çalışırız hayatın zor anlarını. Kirleri halının altına süpürürüz bir nevi… Halının ayağımızın altından kaydığını ve saklamaya ve unutmaya çalıştığımız kirlerin ortaya çıkacağı günü hiç düşünmeyiz…
19. yüzyılda fotoğraf çektirmek ve resim çizdirmek oldukça pahalıymış. İki durumu da yapamayan insanlar; bu sebepten olsa gerek fotoğraf çektirmekte ertelemeyi biraz abartmış insanoğlu… Son nefesini vermiş kişiyi sanki ölmemiş gibi şık giydirip sözüm ona “hatıra fotoğrafı” çekinilirmiş. Avrupa ve Amerika’da eski yıllarda yaygın olan bu gelenek insanlığın “mevtadan” hiçbir farkı olmadığının bir kanıtıdır adeta…
Her şeyde olduğu gibi “anı yaşamak” deyimini de işimize göre algılıyoruz… O an ki durumu iteleyip menfaatimize göre yaşıyoruz. Çoğu zaman olumsuz durumlarda uyguluyoruz bu durumu… Bazen “mutlu anları” da ertelediğimiz oluyor. Fırından yeni çıkmış ekmeği yemeden mutfağa koyuyoruz. Birkaç gün sonra bayatlamış ekmek karşımızda bulduğumuz da suçu kendimizden başka birinde arıyoruz...
Zaman öyle hızlı geçiyor ki… Kaçırdığımız unsurlar sıcak ekmekten çok daha değerli... Balık tutmak için hayal ettiğimiz deniz bir gün kuruyabilir. Kahve eşliğinde doğuşunu izleme hayali kurduğunuz güneş doğmayabilir. Yorgunken kucağınıza almayı “ertelediğiniz” çocuğunuzu taşıyamayacağınız günler gelebilir… Deniz kurur mu; güneş doğmaktan vazgeçer mi, demeyin… Tüm dünya için olmasa bile sizin denizleriniz kurur, güneşiniz size küsebilir… Bunların olmayacağının garantisini verebilir misiniz?
En değerli mücevherimizi yani zamanımızı yok pahasına her gün satıyoruz. Bu mücevheri satmaya mecburuz lakin yine de değerli fiyata satmak varken niye zarara uğruyoruz? Biz bu dükkanın sahibi değiliz ve her şeyin sahibi Allah (c.c.) bize hesap sorduğunda cevabımız ne olacak acaba?…
Niçin aklımızı kullanıp günün en kıymetli fotoğraflarını hiç değilse zihnimize kazımıyoruz? Hafızamıza kazıdığımız fotoğrafı çeken de biziz içinde bulunanda. Hayatımızda acı anlarda gerçek ve kıymetli fotoğraflar yerleştirelim “ömür albümümüze” üzüntüyle elden çıkardığımız mücevheri bu sefer kâr elde edelim… Allah’a(c.c.) emanet olun…
e-mail : [email protected]