Âdil’in, ‘Devlet Konuk Evi’ dediği bir yapının önünden geçiyoruz. Garip ve ihtişamlı bir yapı… Haydar Aliyev’in imzası şeklinde mimari projesi yapılmış. Bir an devasa bir gemiye benzettim.
Yol boyunca ‘Eski Komünist Ülkeler’in liderlerinin, ülkelerinde ‘diktatör’ olup olmadıkları gündeme geliyor. Tartışıyoruz… Konuşmalar esnasında “Azerbaycan, Kazakistan ve Özbekistan”ın benzer liderlikleri bulunduğu, Kırgızistan’ın ise bunlardan farklı bir yeri olduğu sonucuna ulaşılıyor. Son tahlilde, benzerlikleri çok olsa da, bu ülkelerin her birinin kendine has özellikler taşıyan liderleri ve liderliklerinin bulunduğu kanaatine ulaşıyoruz.
Şadırvana gidip abdest aldık. Şadırvanda, muslukların üst kısmına bir A4 boyutunda kâğıda yazılıp yapıştırılmış bir uyarı yazısı dikkatimi çekti ve fotoğrafını çektim.
Aynen şöyle yazıyordu:
Qale: Resulillah (S)
en-nezefetun min ol iymen!!!
Allah Rasulu (S) Buyurmuşdur
Temizlik İmandan Gelir!!!
Ayakyolu (Tuvalet) kabinleri önüne de bir uyarı yazısı asılmıştı. Büyük harflerle aynen şöyle yazılmıştı:
TEMİZLİYE RİAYET EDİN
ÖZÜNÜZDEN SONRA
SU TÖKÜN
Caminin minaresine de siyah bir bayrak asılmış Bayrak üzerine kırmızı bir yazı yazılmış. Bu bayrak ile, Muharrem ayı vesilesiyle Kerbelâ hatırlatılıyor olmalı…
Bugün camilerde Muharrem ayı vesilesiyle anma programları varmış. Caminin ortasına sembolik bir tabut konmuş. İlâhiler okunuyor. Gelen giden çok sayıda kadın ve erkek var. Hatırı sayılır bir genç cemaat görülüyor. El çırpılarak söylenen ilahileri bir süre ses kayıt cihazıma kaydettim. Böyle bir merasime ilk defa şahit oluyordum. Namaz kılarken, secde edilen yere, Şiiler gibi taş koymadım, kimse de bir şey demedi. Bizim çayhanedeki İlkin, doğru söylemiş.
Namazdan sonra cami bahçesindeki bir delikanlıya bu caminin adını sordum. ‘Sultan Ali Camii’ dedi.
Çıkışta bir iş yerinde bir levha: Erzak Dükkânı… Gıda maddesi satılan bir işyeri, genel anlamda bakkal… Değişik yerlerde ‘Market’ yazılı olanlar da var, ama ‘Market’ dememişler… Ne güzel… Sevdim bu ifadeyi…
Pasta, çörek, börek ve bükme satılan bir dükkânın önünden geçerken bize ‘buyurun’ deyip ikramda bulunmak istediler. Bu da çok güzel…
Yavaş yavaş merkezden ayrılıyoruz.
Adil’e yemek yiyebileceğimiz bir yer bulmasını söyledik. ‘Olur’ dedi. Bildiği bir yere götürdü ama kapalı olduğunu gördük. Duvarında şöyle bir el ilanı vardı, resmini çektim:
SARAY KESEBESİNDE
TORPAK SATIRAM
1500 $ - 8000 $
070 755 55 16
Bizim kullandığımız ‘kasaba’ kelimesi orada ‘kesebe’, ‘toprak’ kelimemiz de ‘torpak’ şeklinde yazılıp söyleniyor.
Âdil, bizi başka bir restorana götürdü... Adı, BULAQ RESTORANI… Restoran iki binadan oluşuyor. Bizi mutfağın olmadığı kısma aldılar. Bina, bölme bölme ayrılmış. Her odada bir yemek masası ve televizyon var. Sanki aileler için ayrılmış özel bölmeler gibi… Gelenler, diğer müşterileri görmeden rahatça yemek yeme imkânına sahip.
Televizyonda bize çok sempatik gelen Azerice konuşmalar… Garson geldi. Neler var? Diye sorduk. Mevcut menüyü saydı. Süzme yoğurt, değişik peynirler, gazlı içecekler, ‘göverti’ yani yeşillik (maydanoz, yeşil soğan vs) eşliğinde değişik lezzette et yemekleri (kebaplar)… Su istediğimizde ‘gazlı mı, değil mi?’ diye de sordu? Gazlı olanı maden suyu imiş.
Dışarıdan ‘Türkiye’yi tartışmak’ da güzel oluyor hani... Siyasetçilerimiz de gündemi belirleyen veya değiştiren demeçlerini ya uçakta, ya da yabancı bir ülkede vermiyorlar mı? Biz de burada, yemek esnasında öyle yaptık…
Novhanı yolundayız. Azeri şarkıcıların şarkılarının gizemli eşliğinde seyahatimize devam ediyoruz. Kaldığımız otelin önünden geçerek sahile indik. Bir süre sahilde ilerleyip, bir tesiste durduk. Baltık isimli nefis bir yazlık tesis...
Burada çalışan birkaç üniversite öğrencisiyle tanıştık. Biraz sohbet ettik. Biraz da denizi seyredip, fotoğraflar çekerek geri döndük.
Otele döndüğümüzde benim oturum başkanlığını yapacağım saat de hemen hemen gelmek üzereydi. Kongre’nin Oturum Başkanlığı’nı yaptığım bölümünden sonra, biraz dinlenip, zemin kattaki restorana yemeğe indim. Yemekten sonra, yukarı katta bir eğlence programı olduğunu ve benim de muhakkak katılmamı arzu ettiklerini söylediler. Salona çok sayıda iştirakçi gelmişti. Azerbaycan’ın ünlü ‘muğannilerinin’ (şarkıcılarının) söyledikleri şarkılar (teğannileri) eşliğinde oyunlar oynandı…
Şarkı faslı devam ederken, Sakarya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ile yapılan ‘Akademik İşbirliği Protokolü’ çerçevesinde, Türkiye’ye geldiğinde tanıştığım Prof. Dr. Manafov Qabil Nadir Oğlu Hoca ile, söylenen şarkıların zaman zaman birbirimizi duyma ve anlamada güçlük çıkarsa bile, uzun uzun sohbet etme imkânım oldu.
Manafov Hoca, benim Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül ile öğrenciliğimizden beri arkadaş olduğumuzu öğrenmiş. Bana ilginç bir soru sordu. İfadesine göre Cumhurbaşkanı’mız Azerbaycan’a geldiğinde Şirvan Bölgesi’ne özel ilgi göstermiş. Kendisinin, ‘öz kökü’ itibariyle nereli olduğunu, benim bilip bilmediğimi öğrenmek istediğini söyledi. Ben de ‘yanlış hatırlamıyorsam eğer, kökeninin Siirt civarı’ olduğunu ifade ettim. ‘Orada da Şirvan var, o Şirvan’da yaşayanların aslı buradaki Şirvan olmasın?’ dedi. Tarihçi olduğunu söyleyen bir zat yanında getirdiği iPod üzerinde Siirt’in Şirvan ilçesi ile Azerbaycan’ın Şirvan Bölgesi’ni araştırdı. Şirvan Şahlar dönemi ve Şirvan Şahlar Sarayı’ndan bahsettiler.
Bu arada dün Konferans’ın resmi açılış töreninde beni görüp yanımıza gelen bir zat, biraz sohbet ettikten sonra, benimle ilgili olarak dedi ki:
— Ben Salih Hocamızı açılışta görür görmez onun Azerî olduğunu anladım.
Diğer biri de dedi ki:
— Yani Türk! Soy kökü Türk… Bizim özümüzden gitmişler oraya… Öz yurdu burası… Yani Salih Hoca’nın kökü de burası… Türk Azerî… Biraz daha konuşursak yakın gardaş çıkacağız! Ameli Salih, ameli Türk!
Tam bu sırada, ‘Çırpınırdı Karadeniz’ türküsü söyleniyordu. Bir hoş oldum…
Masamızda oluşan gurup içinde, müzik aletlerinin sesi ve şarkıların zaman zaman böldüğü güzel ve neşeli sohbet yaptık. Yapılan nüktelerle bol bol güldük. Müzik sesi kesildiğinde Hankişi Hoca, kongre iştirakçilerine bir teşekkür konuşması yaptı. Sonra da kongrenin yapılmasında emeği geçenleri sayıp onlara da gayret, çaba ve çalışmalarından dolayı teşekkür etti. Kongreye çok sayıda Rus bilim insanları da katıldığı için, Azerice yapılan konuşmasının ardından da Rusça bir teşekkür konuşması yaptı.
ÜÇÜNCÜ GÜN
Kahvaltıdan sonra Elçin Bey bizi arabasına aldı. Hedefimiz Kuzey… Sahili takip ederek gidebildiğimiz kadar gidecek, saat 16.00 civarında otelde olacak şekilde dolaşacağız. Kafamdan geçen hedef, Dağıstan sınırı…
İlk uğradığımız şehir, Sumgayıt (Azerice: Sumqayıt) veya Sumgait, Sumgayit… Şehir, resmen 22 Kasım 1949 tarihinde Bakü’nün 35 kilometre kadar kuzeyinde, Hazar Denizi sahilinde, ağır sanayi şehri olarak kurulmuş. Burada kurulan petro-kimya, kimya ve metalürji sanayi tesislerinin (zavotlar-fabrikalar) ürettiği ürünler tüm Sovyetler Birliği’nin ihtiyaçlarını karşılayacak hacim ve kapasitede imiş.
Fabrikaların kurulduğu yıllar çevre kirliliği o kadar ileri gitmiş ki Time Dergisi’nde bir ara Sumqayıt’ın çevre kirliliği açısından dünya kentleri arasında 1. olduğunu yazmış...
Zavotların yani fabrikaların arasından geçiyoruz. Bu zavotlar, zamanında tüm Sovyetler Birliği’nin ihtiyacını karşılıyormuş. Üretilen mamuller tren ve denizyolu ile sevk edilirmiş.
İleride bir zavot görünüyor… Polimer Boru Zavotu imiş…
Elçin Bey’in ifadesine göre, zavotlar, birbirlerine demiryolu ve normal yollarla bağlı imiş ve her bir zavot bağımsız bir şehir gibi imiş… Bir zavotun zamanında 12.000 civarında çalışanı olurmuş.
Yolculuk devam ediyor. Trafik tabelalarına baka baka devam ediyoruz…
Zeynel Abidin kasabasına gelmişiz.
Rusya istikametine yolculuk devam ediyor ve Elçin Bey, oğlu Taqi’nin Sakarya’ya renkli geliş serüvenini anlatıyor…
Yol boyunca çok sayıda rüzgâr santralı var. Yılın 250 günü, ciddi ölçüde rüzgâr olurmuş bu bölgede…
Yolculuğumuz devam ederken Elçin Bey anlatıyor:
— 70 sene kadar Komünist idaresinde kaldık, ama Ruslar dinimizi yok edemediler. Benim babam, adını oğluma verdiğimiz Hacı Taki, Sovyetler döneminde, gizli gizli Kuran öğrenirdi. 50’li yıllarda… Adamlar (insanlar), o yıllarda hamama çimmeye (banyo için) giderlerdi. Evde hamam olmazdı. Babam da oraya giderken hamam çantasına Kur’an koyar gider, orada okurdu. Yolda yoklasalar…
Gizli gizli din kitapları okurdu. Onun döneminde Azerbaycan’dan sadece iki kişinin hacca gitmesine izin verdiler. Biri benim babamdı, diğeri de Allahaşükür Paşa idi… O zamanlar her yere Moskova’dan gidilirdi. Bir yığın bürokratik problemlerden sonra babam, buradan önce Moskova’ya, oradan da Mekke-Medine'ye gitti ve geldi. Dönüşünde binlerce kişi kendisini ziyarete geldi. Herkes çok maraklı idi. Hac’da ne gördüğünü, nasıl gidip geldiğini ve orada olup bitenleri soruyorlardı. Azerbaycan’dan ilk defa 1991–92 yılında, 160 kişi hacca gitti.
Güzel bir hava… Havamız da güzel… Kullandığımız güzel yol, asfalt değil, 150 km boyunca devam eden beton bir yol… Siyezen, Şabran (eski adı Deveci), derken Çardak…
Yol boyunca yapılan konuşmalardan Elçin Bey’in ifadelerinin satırbaşları:
— Zaman zaman sıkıntılarımız olsa bile Azerbaycan’da her geçen gün biraz daha iyileşiyoruz.
— Benzin istasyonlarındaki ‘Yahşi Yol’ ifadesi, benzin alanlara ayrılırken, ‘Yolunuz Açık Olsun’ demek…
— Rehmetli Elçibey, Rusları buradan gönderdi, elifbamızı (alfabemizi) ve paramızı değiştirdi.
— Alfabede sağlığında tam bir dönüşüm olmadı, ama Haydar Aliyev yönetime geldiğinde tamamladı. Bir de bizim (ters e), ( h) yerine ( x ) ve benzer bir iki değişiklik daha olsa iyi olacak…
— 'Kent’, burada ‘köy’ anlamına geliyor. ‘Kent’ten biraz büyüğüne 'kasaba’, daha büyüğüne ‘şehir’ ve sonra da rayon… Nüfusu 200.000’i geçenler 'şehir’ statüsünde…
— Rusları sevmiyorum. Moskova’da hiç olmadım. Oraya trenle yolculuk iki gün sürüyor. Rusya’da çok Azerbaycanlı var.
— Azerbaycan’a Ahıska Türkleri geldi. Karabağ’dan çok sayıda insan geldi.
— Bu yolda maksimum sürat 110 km. Yollarda radar olur.
— Yeni çıkan her model araba, teze çıkar çıkmaz, ilk olarak anında buraya gelir. Zenginler, benzin ucuz olduğu için 6 silindir ve 8 silindir arabalara çok rağbet eder.
— Biraz önce 36 litre benzin aldım ve 18 $ verdim. (Türkiye’de 100 $)
— Buralarda alma (elma) bağları çoktur, biraz sonra göreceğimiz Kuba’nın almaları çok meşhurdur. Ülkede alma suyuna rağbet de fazladır.
— Elma fiyatı, 3 kg elma 1 $... (TL ile ifade edilirse, kilosu 60 kuruş).
— Marketlerde çok çeşitli meyve suları vardır… 1 litrelik su 40q, l litre gazoz aynı fiyata…
— Vişnenin buradaki adı alballı…
— Babamın babasının babası buradan, Azerbaycan’dan deve ile hacca gitmiş.
— Malın (hayvanın) ayağına haş denir. Paça… Burada millet çok sever haşı…
— Bir işyerinden bir mal alındığında fiş vermeyenlere 400 Manat ceza veriliyor.
— Almanın yanında fındık da yetişir buralarda…
— Telefonla danışmak (konuşmak) burada ucuzdur.
— Tarihi İpek Yolu’nun önemli bir durağıdır Bakû… Güney’den gelen mallar buradan Rusya içlerine sevk edilir.
— Ermenistan’da Ağrı Dağı’nın eteğinde askerlik yaptım. O dönemde ben Türkiye ile ilgili bir malumata sahip değildim. Bazı kasetlerden şarkıları dinlemiştim. Türkiye’de Türklerin olduğunu biliyordum, ama nüfusunun 60 milyon olduğunu öğrenince dehşete geldim. 1 milyon askeri olduğunu öğrenince hayret ettim.
Kuba şehri 40.000 civarında bir nüfusa sahip… Türkiye’deki ortalama büyüklükteki bir ilçe kadar… Benim burada yeni öğrendiğim bir ilginç bulduğum bir malumat, buradaki Kırmızı Kasaba denilen yerleşim yeri… Gerçekten evlerin çatılarına hâkim olan renk, kırmızı… Bu kasaba, Musevilerin meskûn oldukları yermiş. Bunlar oldukça varlıklı kişilermiş. Hatta eski Sovyetler Birliği döneminde Birliğin en büyük Yahudi (Musevi) Toplumu’nun bulunduğu yerlerden birisi Azerbaycan’da yaşayan topluluk imiş… Halen de Azerbaycan’daki en büyük azınlık bunlarmış… Biraz önce belirttiğim gibi bunlara ‘Dağ Yahudileri’ de denmekteymiş… Kasabanın üst kısmında Dağlı Köyü ve Kuba’ya doğru çıkışta da duvarla çevrili, kapısında iki David Yıldızı asılı Yahudi Mezarlığı bulunuyor.
Elçin Bey dostumuz bizi Soykırım Müzesi’ne götürdü. İnşaat olduğu için yolu biraz çamurlu idi, ama değdi… Gittiğimiz yer, Quadiyalçay Irmağı’nın yatak kenarı bir mekân… …
AZERBAYCAN İLE İLGİLİ EKE ÖNEMLİ TESP:
Haydar Aliyev’e “Ulu Önder” diyorlar, tıpkı bizdeki ‘Ulu Önder’ sıfatı gibi…
‘Çağdaş Azerbaycan Devletinin kurucusu, Azerbaycan Halkının Umummilli Lideri’ diyorlar…
Bu ifadelere benzer her yerde Haydar Aliyev’in resimleri, özlü sözleri vs var.
HEYDER ALİYEV’İN ÖZDEYİŞLERİ
— Yol medeniyettir.
— Neft (Petrol), Azerî halkının en büyük servetidir.
— Men dünyada müellimden yüksek bir ad tanımıram…
— İqtisadiyyatı güçlü olan dövlet her şeye qadirdir.
— Men həmişə fəxr etmişəm, bu gün də fəxr edirəm ki, mən azərbaycanlıyam!
(Ben her zaman gurur duydum, bugün de gurur duyuyorum ki ben Azerbaycanlıyım)
Aliyev, Rus Kızıl Ordu heykeli kaidesine yazdırdığı iki kelimelik bir cümle şöyle: Ebediyen Yaşayacaksınız!
Son söz:
Azerbaycan seyahatimizin asıl amacıyla ilgili olarak derim ki:
Kongre boyunca ellerinden gelenin en iyisin yapmaya çalışan ve dahi yapan kadrodan, Sakarya Üniversitesi’nin yetiştirdiği öğrencilerimizi zikretmeliyim.
Vereceğim listeden görüleceği gibi, Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Turan Yazgan’ın temelini attığı ‘hayırlı insan yetiştirme projesi’, Prof. Dr. Recai Coşkun’un ve arkadaşları tarafından büyük gayretler gösterilerek geliştirilmiş ve günümüze gelinmiştir.
Sakarya Üniversitesi ve mensuplarının sağladığı imkânla yetişmelerine katkı sağladığı öğrencilerimizin ve mezunlarımızın isimlerini burada zevkle ve gururla zikretmeliyim: Dr. Fariz Ahmadov, Dr. Raqif Qasımov, Dr. Oqtay Quliyev, Dr. Nurhodja Akbulayev, Ziyadhan Hasanov, Turan Ahmedov ve Heybet Normatov…
Sakarya Üniversitesi’nde olmasalar bile, benim ‘Sakaryalı’ kabul ettiğim Dr. Geray Musayev (Dokuz Eylül Üniversitesi) ve biraz önce zikrettiğim Yusif Aliyev, Konya (Selçuk Üniversitesi) iki gencimiz, iyi ki varsınız!
Sakarya Üniversitesi’ne keşke daha fazla öğrenci gelse, eğitimlerini tamamlayıp ülkelerine dönseler ve bunlar gibi, hem bulundukları diyarlara ve insanlarına hizmet etseler, hem de Türkiye’yi ve Sakarya Üniversitesi’ni güzel birer bayrak olarak temsil etseler…
Adlarını saydığım kişiler dışında yorulmak bilmeden koşturan, Uluslararası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi Jale Heydarova'nın isminin unutulmaması gerek…
Koşturan ve koşuşturan, elbette ki daha çok insan vardı. Oların isimlerinin hepsini bilmem maalesef mümkün olmadı.
Beni bağışlasınlar.
"Bu güzel yazı dizisiyle, okuyanları gezip gördüğün yerlere götüren SAÜ'nün seyyah ve çelebi profesörü köşe yazarımız Salih Şimşek'e, bir başka seyahat anısında buluşmak üzere teşekkür etmeden geçemeyiz elbette... Kalemine ve yüreğine sağlık..."