“Andezit”i duydunuz mu? “Taş”tır, taş. Ankara taşı. İlk Meclis, İkinci Meclis, Merkez Bankası, Sümerbank, İş Bankası binaları bu taştan yapılmış. Zemini değil, tamamı. Islanınca pembe olur. “Püskürük” bir taş. “Anıtlar Kurulu”nun “uygun” gördüğü “taş” bu işte. Cumhuriyet’in “yapı taş”ı. “Tarihi doku”ya uygun. Ankara’nın mı? Adapazarı’nın mı? Onu bilemem. Yüz yıl önce hangi taş var idiyse Adapazarı’nda, doğrusu odur. Andezit, Marmara’ya, Ege’ye, Trakya’ya uygun mudur, Konya’ya, Erzurum’a olduğu kadar? İshak Paşa Sarayı’na olduğu kadar Topkapı Sarayı’na? Uzunçarşı, uzun hikaye. Ama hep aynı hikaye. Büyükşehir Belediyesi’nin kendi web sayfasından “alıntı” gelecek. Birazdan.
Arşivlik “Gümrükönü Yazıları”yla Adapazarı tarihine önemli kayıtlar düşen gazeteden köşe komşumuz Fahri Tuna, “Abdülhamit Düşerken” romanının yazarı Nahit Sırrı Örik’ten alıntılarla bir yazı yazmıştı, sağ olsun. Nahit Sırrı’nın anlattığı Adapazarı’nı okuyup da bu şehre nasıl kıyıldığına yanmamak mümkün mü? “Orta Cami ve Orhan Cami arasındaki, etrafındaki çarşıların tarihi ne ki?” diyecekler için de alıntımız mevcut. “Orta Cami: Orta Cami, Uzunçarşı'da, Aynalıgeçit'te - 2. Geçit - 60 numaradadır. İçten ahşap olan cami iki katlıdır. Caminin altında ayakkabı dükkanları ve aktarlar bulunmaktadır. Çatısı da ahşap olup, kiremit ile örtülüdür. Caminin giriş kapısı üzerindeki tabelada ‘Orta Camii Hicri 1165 - Miladi1752’ tarihi göze çarpmaktadır.” Hani imamı yok diye yıkılacaktı da rahmetli Selahaddin Şimşek’in merhum babası Cevdet Hoca, “Ben yaparım imamlık, bir şey de istemem” demişti de kurtulmuştu yıkılmaktan.
Türkiye, sapla samanı birbirine karıştırıyor. Ne zamandır? Tanzimat’tan beri midir? Daha eski. “Koçi Bey’in Risalesi”ni “İslamcılar” okur, konuşur, fakirliklerinin, gelişememelerinin, aslında ve meğerse furyadan namlarına zırnık devşirememelerinin hesabını, “devlet”i idare edenlere, nefret ettikleri “bürokrasi”ye, onların paydaşlarına, “Koçi”nin sesiyle sorarlardı. Ne güzel günlerdi. “İslamcılar” vardı. Ne diyordu Koçi Bey? “Adam kayırma” ve “rüşvet” “Devlet-i Aliye’yi Osmaniye’yi” yeyip bitiriyor, diyordu. Duymuyorum artık dindar aydınlardan Koçi Bey’in adını. Neden? Koç gibi başka referansları mı vardır artık? Belki. Mehmet Akif’in adını da duymuyorum. (Haksızlık etmeyelim, 2011, “Mehmet Akif Yılı”dır. Şiirleri okunacaktır elbet, her zamanki ağlak makamdan. Ağlak makamdan çünkü bir toplum sadece bir yerinden çürümez, elma değildir ki. Çürüdü mü hep birden, her bir yanından çürür. Teknolojisi de çürür, sanatı da, inançları da, edebiyatı da… Geçen sene de İstanbul Avrupa Kültür Başkenti’ydi. Yolsuzluk tartışmalarıyla anılacak, etkinlikleriyle değil. Bkz. Nuri Çolakoğlu ve diğerleri.) Ne diyordu “temiz” Akif, Avrupa seyahatinden döndüğünde? “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi.” Akif’in düşmanı “sandırdıkları” Fikret de “Yiyin efendiler, yiyin…” diyordu. Onun da adını duymuyorum artık kimseden. Necip Fazıl da modasını yitirdi sanırım. Varsa yoksa “Canım İstanbul”… İlk belediye tecrübelerinde rahmetli Ünal Ozan’ın birkaç ay oturabildiği yeni binanın girişine “Rüşvet alan da veren de melundur” yazmışlardı arkadaşlarımız. O yazı da kaldırıldı. Rüşvet mi kaldı ortada hemşehrim diyorsunuzdur. Öyle ya. Türkiye yozluk, yolsuzluk sıralamasında kaçıncı peki? Küresel rekabet gücü sıralamasında 61. İstihdam’da 53. En büyük ekonomiler arasında da 17. Nasrettin Hoca, hanımına sormuş ya, “Ciğer nerde?” diye. “Kedi yedi” demiş hanımı. Kediye bakmış Hoca, sırtına yapışmış karnına bir de kedinin, “İyi” demiş, “Peki, kedi nerde?” Necip Fazıl demiştim, “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak/ Haykırsam kollarımı makas gibi açarak…” O da yok. Neden? Suyumuzun, toprağımızın, havamızın temizliği için geç de olsa bir şey yapmamız gerektiğini Avrupa Birliği Çevre Faslı’nın açılmasına borçlu olmaktan, insan gibi yaşamanın kurallarını “Ahlaksız” batının “dinsiz” bilim adamından öğrenmek zorunda kalmaktan olabilir mi? (Engin Ardıç yazıları okumaya alışkın Engin Gündoğar’a ve Engin Gündoğar tarafından okunmaya alışkın Engin Ardıç’a birlikte not: “Sen bir garip çingenesin, nene gerek gümüşlü zurna” dediğinizi duyar gibiyim. Zurna yalnız kalmasın dedim, başka bir maksadım yoktur.)
O zurna var ya o zurna, canım kardeşim, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cı hemşehrim, tek tek hepimizin, sabahtan akşama çalması gereken zurna, o zurna! Çünkü seni yiyiyorlar kardeşim, kanını emiyorlar, sade senin de değil, çocuklarının da başı belada. Çocuğunun doğumhane borcu hariç doğar doğmaz borcu 10 bin dolar olmuş, hadi gir Google’a, “Nazım” yaz, “Koyun gibisin…” yaz, “nazım” şekliyle de oku düzyazıyla “acı” gerçeği.
Türkiye inançlı olmakla dindar olmayı da karıştırıyor. (Münib Engin Noyan, ki kendisi son yüzyılda yetiştirdiğimiz büyük bir Siyer-i Nebi mütehassısı, müellif ve muhakkiktir ve dahi İslam tarihi, ahlakı ve tefekkürü üzerine eline ancak ve ancak Yaşar Alptekin su dökebilir. Yaşar Alptekin, emekli mankendir. Bir gün köpeğiyle gezerken bir cami görmüş, ezan da okunuyormuş, o güne kadar hiç minare de görmediğinden duygulanmış olarak içeri girmiş, secde edesi gelmiş ve başını naylon makine halısına koyar koymaz bir ışık huzmesi inerek kendisini aydınlatmıştır. O gün bugündür, önünde “5 VKT NMZ” yani “Beş vakit namaz” yazan, kendi üretip sattığına göre kazancı da sevabı da bol tişörtler giyerek diyar diyar gezmekte, sürmeli gözlerinden yaşlar akıtarak 1400 senedir biatlısı olduğumuz dinin yüceliklerinden bizleri haberdar etmektedir. Münib Engin Noyan, Adapazarı’na gelmiş, çocukluğumuzda olsun bir kerecik “mevlüt”e gitmemiş, koltuğumuzun altında “elif cüzü” cami imamının karşısında oturmamış olduğumuzu hor görmeyerek, Hazreti Peygamberin hayatı ve tebliğ metodu hakkında bizleri tenvir etmiştir. Allah razı olsun. ) Dindar olmak, “söz hakkı”nın ve “alkış hakkı”nın da bir “hak” olduğunu ve maalesef tıpkı “ehliyet” meselesinde olduğu gibi “alaka kuralları”nın da “hiyerarşik” olduğunu unutmamaktır. Belediyemiz sadece Uzunçarşı’nın altına kalın borular döşemekle kalmamış, kültür ve irfan hayatımıza da derin bir katkıda bulunmuştur ki halkımızın en mühim ve muaccel eksiği, Münib Engin Noyan’ın anlattığı üzre “cahiliye toplumlarına nasıl davranılması gerektiği”ni öğrenmektir. Biz Müslümanlar, ülkemizdeki ve dünyadaki “cahil”lere nasıl davranacağımızı bir an evvel öğrenmeliyiz. Türkiye cehaletle bilgiyi, Ş.’nin dediği gibi, “Bilgili olmakla bilgiç olmayı” da birbirine karıştırıyor. Diplomalı olmakla meslek sahibi olmayı da. Cahillik mi? Hangisinden bahsedelim? Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 30 artış meydana geldi. Mağdur kadınların yüzde 40’ı şikayetçi olmadı. Kadınların korktukları için şikayetçi olamadıkları istatistiklere geçti. Halbuki “cahiliye” kadınlarına “sertlikle” yaklaşmak doğru değildir. Yoksa hafazanallah, kalpleri “İslam”a ısınmaz.
Türkiye YGS ve ALES sınavı sorularını ya da cevaplarını mı karıştırıyor sadece? Hayır, Türkiye sınavın ne olduğunu karıştırıyor. Bütün dünya “etik” midir nedir onu, yani “ahlak”ı tartışırken, çevrenin, bilimin, hayatın ve dünyanın anlamını keşfetme dersine çalışmak zorunda kalırken, Türkiye kopyaya çalışıyor. Tarihin bütün tembel talebeleri gibi. Halbuki kopya yazmaya uğraştığı kadar dersine çalışsa sınıfı geçecek.
“Uzunçarşı için bir mimarlar heyetine proje hazırlamaları için talimat verdiğini açıklayan Başkan Duran, hazırlanan projeyle birlikte Kültür Bakanlığı aracılığı ile Avrupa Birliği fonlarından kredi temin etme yoluna gidileceğini belirtti… Büyükşehir Belediyesi’ndeki toplantıya 1/25 Bin ölçekli Nazım İmar Planı çalışmalarını yürüten şehir planlamacısı Saffet Atik, Başkan Danışmanı Hakan Serhat Soyhan, esnaf heyetinden Gündüz Atay, Ali Cerrahoğlu, Kadri Tepe, Vahit Çelik, İsmail Özüseven ve Mehmet Göz katıldı.” Alıntı büyükşehirin web sayfasından. Altındaki ibareyi de ekleyeyim: Bu haber 591 defa incelenmiştir. Eklenme: 13-12-2006 Çarşamba. Başkan Toçoğlu, “Uzunçarşı’nın hem geleneksel mimarisine uygun hem de çağdaş bir yapıya kavuşması için çalışacağız. Bu çalışmaların hepsini esnafımızla birlikte yapacağız. Esnafımızın onay vermeyeceği projeyi asla hayata geçirmeyiz.” dedi. Ne zaman? 2006’da değil, daha yeni, geçen gün.
Nasıl olacak sayın Toçoğlu? Esnafımız tarihin, kültürün emrettiği şeyi söylemezse? Vicdanın emrettiği şeyi söyleyemezse? Ne yapacaksınız? Ahlakın dediğini mi? Bilimin dediğini mi? Yoksa “oy verecek” esnafın dediğini mi? Döndük mü yine “Koçi Bey’in Risalesi”ne. Koçi Bey kime vermişti “Risale”sini? “Kanuni”ye. Kanuni? Padişah padişah. Motorsiklet değil. “Muhteşem Yüzyıl” diye bir dizi var ya hani, orada “Hürrem” var ya hani. Hah, Hürrem’in kocası işte.