Geçen hafta Tozlu Camii ile ilgili hatıralarına yer verdiğimiz ilimizin bir zamanlar güçlü sanayicileri arasında yer alan Kenan Maraşoğlu’nun “Hepsi Gerçek” adlı kitabından bu defa Altın Buğday Un Fabrikasının kuruluş öyküsünü gündeme taşıyalım istedik...
Geçen hafta Pazar Filemiz’de Tozlu Camii ile ilgili anlattıklarının bir bölümüne Vakıf Başkanı Tarık Pekerken’in itirazı oldu... Anlatılanlar doğru değil diyerek... Bunu belirttikten sonra dönelim bir yeni olaya ve “Hepsi Gerçek” adlı kitaba...
Sanırım bu olayda öncekiler gibi ilgi uyandıracak... Şöyle dile getirmiş olayı Kenan Maraşoğlu... “Sevgili dostum Hasar Bayraktar ve kadim dostum Hamdi Güler, fikirlerimi bildikleri için beraber yemek yediğimiz bir gün “Gelin un fabrikası kuralım” dedim. Hamdi ve daha önceleri rahmetli babası Abdülkadir amca, “Sakarya’nın Un Kralı” idi. Hasan ise gıda sektöründe “Profesör” denecek kadar uzmandı. “Bu iş olur!” dedik.
Amacımız yine çok ortaklığı teşvik ve destekleyecek bir şirket olduğu için düşüncemizi Bay Yüzde 51’e teklif ettik. Hayrettir, teklifimizi kabul etti. Yine 100 den fazla ortak aldık. Konu daha önce tespit edildiği için hızlı yol alabiliyorduk. Konya’ya gittik, bir anlaşma yaptık. inşaatı yine Nasip Ustamız’a verdik ve 12 ay içinde un fabrikası çalışır hale geldi. Yazmayı unuttum: Bir şirketin kurucu ve idare meclisinin tespitinde holding lütfetti İdare Meclisi Başkanı ben oldum. Hasan Bayraktar ve Hamdi Güler de yönetimde idiler. Sanki kendimize tesis yapıyormuş gibi heyecanlı idik ve işi başarıyla bitirdi. Unculukta dendiği gibi “Un tozlarını yutmaya başladık” Yemtaş’ın önünde duran ham madde ve sevkiyat vasıtalarından çok daha fazla kamyon ve traktör, bizim Altınbuğday’ın önünde sıra oluyordu. Biz “Sıfır mamul stoku” ve tam kapasite ile çalışırken, onlar mal satmakta zorlanıyordu.
ÜÇÜMÜZ TASFİYE OLDUK
Holdingin yanı Bay Yüzde 51’ir yine “Kongre nöbeti” tutmuş olmalı ki, Altınbuğday’da seçimli kongre istedi. Kongre yapıldı ve tahmin edeceğiniz üzere ben, Hasan ve Hamdi tasfiye edildik… Aradan geçen bu zaman diliminde Ticaret ve Sanayi Odası’nda seçimler yapılmış, Sayın Necdet Birgen’in başkanlığında yeni bir yönetim oluşmuştu.
Engin ticari tecrübesi ve ileri görüşünden olsa gerek, Necdet Ağabey hiçbir şekilde holding konularına bulaşmamış, hep uzak durmuştu. Esasında doğrusu da buydu ama ne yapalım bulaşmıştık bir kere!” Dört yıl sonra seçimlerde Mehmet Tever, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı seçildi. Kendisi holdinge ortak değildi. Bir gün kendisini merdivenlerde sıkıştırdım; 10 bin liralık taahhütnamesini imzalattım. Baştan istemedi, “Sen ortak ol, parasını ben ödeyeceğim” diye latife ettim; tabii kendisi ödedi. Amacım dürüst, çalışkan ve sözünün eri olarak tanıdığımız Mehmet Tever ile beraber holding yönetimine girmekti. Holding camiasına faydalı olacağına kalben inanıyordum. Ama Tever, -daha sonra Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde de de yaptığı gibi- o zaman da yanlış ata oynadı.
Bay yüzde 51, üstün belagati ile onu da ikna etmiş olacak ki, müşterek hareket ettiler, bizim umduğumuz dağlara kar yağdı. O güne kadar holdingin Yemtaş’ın ve Altınbuğday’ın ayrı ayrı yüzde 10 hisselerine sahiptim ve kanunların tanıdığı yüzde 10’luk azınlık haklarımı her toplantıda ve her zeminde kullanıyordum. İş o kadar çığrından çıktı ki, kendi yönetimlerinden 4-5 paralı kişinin kurduğu SAPAŞ diye bir şirkete ana bayiliği verdiler.
Ama nasıl yaptılarsa, SAPAŞ’a piyasa değerinin altında mal sattılar. SAPAŞ’tan piyasa değerinin üzerinde mal almaya başladılar.
İŞ ÇIĞRINDAN ÇIKTI
Şirketlerin borç ve alacak bakiyelerinin “Kırmızı bakiye” verdiğini duyuyor ve çok üzülüyordum. Tabii ki bunlar kısa zamanda olmadı, aradan seneler geçti. Altınbuğday Un Fabrikası çalışamaz hale geldiğinden kapatılmış, yepyeni fabrika binası çürümeye terk edilmişti. Yönetim kurullarından mazeret beyan ederek ayrılmalar başlamıştı. Yani gemi terk ediliyordu. Bizim şirketin toplantısında konuyu gündeme getirdim. Bizimkilere “Holdinge talip olalım” dedim.
Teklifim kabul gördü. Bunun üzerine ağabeyimle beraber holding yönetim kurulu başkanı ile Mehmet Tever’in de bulunduğu bir toplantıyı holdingde yaptık. Teklifimiz daha müzakere bile edilmeden “Vatan, millet, Sakarya” edebiyatıyla reddedildi.
Sayın başkan “Çok ortaklı bir halk şirketi olduklarını, bunu benim de bilmem gerektiğini” hatırlatarak, “bu konuyu düşünemeyeceklerini” dahi kesin olarak ifade etti. Çayımızı içtik, ayrıldık. Bu sırada holdinge icra memurlarının gelmeye başladığını da öğrendik. Kısa bir süre sonra Sayın Tever telefon etti: “Kenan, hani bir ara bir teklifte bulunmuştunuz; o konuyu konuşalım mı?” dedi. “Olabilir” dedim.
Babam ve ağabeyimle konuşarak Ticaret ve Sanayi Odası’ndaki bizim büroya onları davet ettik. İstifa edenler hariç, holding yönetim kurulunun tamamı geldi. Kurula Mehmet Tever sözcülük yapıyor gibiydi; Sayın başkan (Bay Yüzde 51) pek konuşmuyordu.
Bizde de babam, ağabeyim, müdürümüz Kemal Bey ve ben vardım. Mehmet Tever babama, “Hacı bey, daha önceki teklifiniz geçerliyse konuyu konuşalım” dedi. Babam da “Geç kaldınız ama konuşalım” dedi ve topu bize attı. Yalnızca fabrikaları satın alsak, iş çok kolaydı: Şirket faturayı keser, biz de parasını öder, şirketin borcuna alacağın karışmazdık. İcra ve haciz peşindeki alacaklılar bizi hiç mi hiç ilgilendirmezdi.
Fakat biz şirket hisselerini satın alacaktık ve bu durum bilindiği gibi şirketin daha önce yüklendiği hak ve vecibeler ile bütün ehliyetlerini kapsıyordu. Onun için şirketin mali yapısı hakkında kesin bilgiye ihtiyacımız vardı; istedik iki gün sonra getirdiler. Allah rahmet eylesin, Şuayip Ağabey tam bir muhasebe kurdu idi. Mizanı ve tüm tabloları gayet güzel bir şekilde analiz etti: Borç bakiyesi fabrika değerlerinden fazla idi… İki gün sonra tekrar aynı yerde toplandık. “Evet ama düşüncemiz devam ediyor; teklifiniz nedir?” dedim. “Kendi hisselerimiz haricinde diğer tüm hisselerin tamamını nominal değerleri üzerinden almamızı” teklif ettiler. Bunu daha önce aramızda konuştuğumuz için “Hayır” dedim, “Sizden yüzde 41 hisseyi alırım ve bu yüzde 41 hissenin değerini de biz tespit ederiz” Bundaki amacım holdingin daha ilk kuruluşunda, bizim ısrarla teşvik ederek ortak olmalarını sağladığımız küçük yatırımcıların paralarını kurtarmaktı. Kabul etmediler, yüzde 59’a düştüler. “Bunlar kim?” diye sordum; “Karşımızdaki yönetim kurulu üyeleri, sayın Tever ve yönetim kurulu dışındaki üç-beş yandaşları” idi. “Hayır” dedim.
“Mehmet Bey! Senin ve (diğer bir kişiyi kastederek) onun da hisselerini alırım. Olursa olur, olmazsa olmaz…” Kendilerince haklı olarak, “Biz bir ekibiz, ayrılamayız” cevabını verdiler.
YEMTAŞ HARCANDI GİTTİ
Hem onları bankalara ve piyasaya yaptıkları borçtan kurtaracaktık, hem de yatırdıkları parayı geri almış olacaklardı. Bu yönde düşündüklerimiz maalesef gerçekleşmedi. Üzülerek yazıyorum: ilk olarak Eskişehir Bankası Yemtaş’a el koydu. Arkası da çorap söküğü gibi gelmiş. Altınbuğday Un Fabrikası çürümeye terk edilmiş, içinde fareler cirit atıyor haldeyken, Yemtaş da icra yoluyla Eskişehir Bankası’na satılmıştı. Tabiidir ki herkesin yatırdığı paralar uçup gitmişti. Bizim de –bize göre- epey büyük bir paramız heba olmuştu. Holding kendini tasfiye ettikten sonra elimdeki hisse senetlerinin gerektiği yerde kullanması için güzel bir ambalaj ile Sayın Başkana gönderdim…
İşte size Adapazarı’nda ilk ve –bugünkü tarihe göre- son olan çok ortaklı bir şirket ve ona bağlı şirketler topluluğunun hikayesi… Evet YEMTAŞ ve ALTIN BUĞDAY‘ın hikayesi Kenan Maraşoğlu’nun kaleminden böyle dile getirilmiş kitabında...
Pazar Filemizde benzer ilginç olaylara yervermeye ilerki haftalardada devam edeceğiz diyerek boşaltalım istedik filemizi bu haftada sizler için nostaljik duygularla...