TEPEDEN İNMECİ MODERNLEŞMENİN GÖTÜRDÜĞÜ YER: JAKOBEN SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Sosyal Bilimleri Liseleri Öğrenci Sempozyumu için Konya’daydık. Okul Müdürümüz Murat Kurt, Müdür Yardımcımız Paşa Odabaş, Coğrafya Öğretmenimiz Ahmet Kaim, öğrencimiz Emirhan Tezer ve ben. Konu Cumhuriyet’ten Günümüze Sivilleşme Hareketleri’ydi. Öğrencimizin tebliği ‘Tepeden İnmeci Modernleşmenin Götürdüğü Yer: Jakoben Sivil Toplum Kuruluşları’ başlığını taşıyordu. Bu tebliğden bazı bölümleri aktarmak istiyorum sizlere. Genç zihinlerin modernizme getirdiği eleştirilerin hangi bağlamda olduğunu görmek bakımından bilhassa önemli. Geleceğimizi bu gençlere emanet edeceğiz zira.

‘Giddens’e göre modernleşme, ‘17. yüzyılda Avrupa’da başlayan ve sonraları neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerini’ işaret eder. Eisenstadt ise, modernleşme hareketlerine değinirken modernleşmenin tek örneği olarak, Batı Avrupa modernleşmesini göstermektedir. Pratikte görülmüştür ki modernleşme olgusunun tek bir modeli yoktur. Muhtelif ülkelerde siyasal gelenek ve kültürlere bağlı olarak farklı modernleşme süreçleri işlenmektedir
Batılı demokratik ülkelerde görülen modernleşme sürecine baktığımızda sivil ‘duruş’un, yani burjuvazinin aktif bir rol aldığını görürüz Aynı zamanda burjuvazi, toplumun siyasî, ekonomik, kültürel ve hukukî taleplerinin arzı hususunda son derece mühimdir.
Buna karşılık Türkiye’de işler biraz karışıktır. Türkiye’de modernleşme, “gelişmekte olan ülkelerin liderleri veya elitlerince izlenen bir seri politika” olmaktan ileri gidememiştir. Çünkü Türkiye’de modernleşme hareketinin baş aktörü sivil toplum değil, siyasî iktidar olmuştur. Bu aktörün siyasi iktidar olmasının sebebi ise modernleşme hareketlerinin Batı’nın gerisinde kalınmasına paralel olarak “geç kalınmışlık” dürtüsüyle gerçekleşmesidir.
Siyasî iktidar, “yönetici seçkinler zümresinin (ordu, aydın, bürokrat) her türlü güçle donanmış, “yol göstericilik” misyonu vardır” düşüncesi uyarınca Batılı kültürel kodları referans alarak bu çerçevede yeni bir toplum yaratma konusunda yoğun bir çaba içerisine girmiştir.
Topluma yönelik bu inşa çabaları, çok partili siyasî hayatın başlangıcına kadar devam ettirilmiştir. O vakte kadar her seferinde müdahale ve kontrol etme içgüdüsüne sahip siyasî iktidar, söz konusu sivil kazanımları ve gelişmeleri hazmedememiş ve söz konusu durumu kendi lehine çevirebilmek için belli dönemlerde müdahale etmeyi sürdürmüştür.
Sivilleşme ise hepimizin bildiği gibi ‘civil’, ‘medenî’ kelimesinden gelmektedir. Bugün kullanımına bakıldığında ‘medenî’ kelimesinin (‘sivil’in) ‘asker olmayan’ anlamına gelişi, içinde derin bir ironiyi de barındırır. Sivil toplum kavramı ise çoğunlukla devletle toplum arasındaki ara kademeyi ifade etmek üzere kullanılagelmiştir.
Bir toplumdaki toplumsal ve siyasal kurumlar özerktir; devletle ilişkilidirler, fakat devlet tarafından denetlenemezler ve devlete tabi değildirler. Bu yüzden, bir toplumun sivil toplum olup olmadığını belirlemede sivil toplum ile devlet otoritesinin kurumsal ayrılığı esastır. Yani sivil toplum, devlet gücünün vesayeti altında olmayan özgür dernekler ve örgütlü toplulukların olduğu yerde varlık kazanmaktadır. Eğer kendini ‘sivil toplum örgütü’ olarak tanımlayan kuruluşlar, devlet eliyle açılmışlarsa ve resmî ideolojinin dışına çıkma gibi bir lüksleri yoksa, ortadaki durumun ‘medenî’ oluşundan ve dolayısıyla sözü edilen kurumların ‘sivil toplum örgütü’ olmasından bahsedilesi imkânsızdır. Çünkü toplumun değil, devletin örgütü hâline gelinmiştir.
Muasırlaşma adına ‘Modern Batı’ya edilen teveccüh, uygulamaların kalıp olarak alınıp Türkiye’ye de yedirilmesine sebep olmuştur. Sivilleşme adına konuşmak gerekirse, sivilleşme, Batı’da modernizmle tekabül ilişkisi içinde halktan başlayan hareketler ve taleplerle doğmuştur. Ancak Türkiye’de, sivilleşmenin gelenek içinde başka bir isminin olmasına rağmen, vakıflar gibi, yine muasırlaşma adına jakoben bir tavırla millîleştirilmeye çalışılmıştır. Sosyal yapının devlet eliyle oluşturulmaya çalışılması elbette başarılı olmamış ve hiçbir zaman Batılı anlamda sivilleşme, sivil toplum ve sivil toplum örgütleri Türkiye’de yerleşik hayata geçememiştir.
Türkiye’de “modernleşme, sürece geç giren bir toplumun öndekileri yakalama yarışıdır” düsturu uyarınca özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında tepeden inmeci bir tavırla devlet eliyle oluşturulmaya çalışılmıştır. Devlet eliyle jakoben bir şekilde gerçekleştirilen modernleşme hareketleri sonucunda, sivil toplum kuruluşları aslî vazifelerine ters düşerek devletin ideolojisini yaymak için araç olarak kullanılan, antidemokratik ve jakoben birer kurum olmuşlardır. Bu nedenle, modernleşme ve sivil toplum düşüncesinin olgunlaşarak toplumsal alanda bir fonksiyon icra edebilmesi için, hem siyasal kültürün hem de siyasal ve hukuki yapının gerekli dönüşümleri gerçekleştirmesi gerekmektedir.’