Yaklaşık iki buçuk yıldır sizlerle Yeni Sakarya Gazetesi aracılığıyla buluşuyoruz… Kimi zaman ülkemizin gündemine dair kimi zaman da insanın hayatta yaşayabileceği duygulardan yola çıkarak yazımıza başlıyor ve naçizane fikirlerimi sizlere sunuyorum…

Gerçekçi bir insanım. Realist. Oldukça Realist. Zorluklarını fazlasıyla yaşadığım realizm bu. Misal hayallerim hep yarım kalıyor. Yaşam aşamasında değil kurulum aşamasında susuyor aklımın cıvıltısı. Bet sesli bir canavar ya şöyle olursa ya böyle olursa diye bağırarak tüm umut kapılarını çarpa çarpa fink atıyor zihnimde.

Misal en sevmediğim hikâye kahramanıdır Pollyanna. Realizmin düşmanıdır bir nevi. Belki de bendeki bu duygu kıskançlıktır. Çekememezliktir. Ama hangi insan kendisine hediye gelen koltuk değneklerine “ihtiyacım yok” diye sevinir. Bir realizm düşünce daha “böyle insan yoktur hayatta”…

İnsan hamurunda fazlasıyla umur ve us varsa bu durum doğal. Yanlış anlaşılmasın çok akıllı olduğumu iddia etmiyorum. Demek istediğim aklı kullanabilme vaktidir belki de. Benim dezavantajlarım nedeniyle bu zaman istemediğim kadar var maalesef.

Aklı kullanmak; Ne güzel bir deyim değil mi? Çocuğunuz zeki ama çalışmıyor ifadesi kalemimden düşüyor. Malzeme varken yemek olmaması gibi. Ama açlık hissedilecek elbet. O hisle birlikte bayatlayan gıdadan leziz yemek çıkar mı bilinmez…

Bir de doymayanlar var. Tek aç kendini zannedenler. Mahalle ağzıyla söylersek “kendini babasının en akıllı çocuğu” sananlar. Aklın fazla çalışmasıyla başka yerlerin yanmasına neden olanlar. Yanan yerin adı vicdandır. 21 Eylül 2013 tarihli “kaptan olmak” başlıklı yazımızda dediğimiz gibi “insanda vicdan yoksa beyin teferruattır”…

Vicdan ile aklı kullanmak gerekir. Ama arada yola yayan devam edilmeli. Fazla yüklenmemek en evlası olur galiba. Eski zamanlardan örnekle otomobillerden önce kullanılan taşıt eşektir. Ve her insan için zaruridir ama her yere de hayvanın üstünde gitmemek gerekir. Arada bir hayvandan inip yürümeli…

Ama Nasreddin Hoca misali kimseye kulak asmamak gerekir. Nerede nasıl kaç kişi eşeğe bineceğinize karar veren organ vicdanızdır. Ve bırakın kararı vicdanınız versin.

Bu dengeyi galiba en iyi “deliler” sağlıyor. Balans ayarları muazzam olabiliyor. Dâhilik ile delilik arasındaki çizgide özgürce yön değiştirebiliyorlar. Bizde güya dâhilik ipinden düşmemek için terler boşaltıyoruz. O ipte kaldığımız ise tam bir muamma…

Salı akşamı Fahri Tuna Hocamın kitap söyleşişinde öğrendiğim fıkra ile veda etmek istiyorum. Allah’a (c.c.) emanet olun…

Adamın birinin lastiği patlamış,kaldırıma ancakyanaşabilmiş. Sonraki işlem malum... Kriko, stepne, bijon anahtarı derken, birde bunların yanına talihsizlik eklenince, söktüğü 4 adet bijon anahtar yuvarlanıp yağmur mazgalına düşer. Mazgal açılır gibi değil, bijonlar görünür gibi değil. Talihsiz sürücü bir sağına bakar, bir soluna bakar, çaresiz duygular içinde kaderiyle baş başa, kaldırıma çöker. Olayı en başından beri akıl hastanesinindemir parmaklıklı penceresinden izleyen bir deli,çaresiz adamın halini bir süre daha acıyarak izledikten sonra seslenir; “Sen ne yapıyorsun orda öyle ?” “ Sorma birader, lastik patladı ve değiştirirken bijonları mazgala düşürdüm.”“Düşündüğün şeye bak! Sök öbür lastiklerden birer tane hepsi 3 bijonlu olsun”. Adam bir lastiklere bakar birde deliye ve hemen işe girişir. Her şeyitamamlayıp bagaj kapağını kapatan sürücünün aklı deliye takılır. Arabasına binmeden evvel döner dikkatli dikkatli adama bakar. Akıl hastanesindeki adama seslenir: “Senin ne işin var orada?  Biz burada delilikten yatıyoruz kardeşim, salaklıktan değil.