“Kelebek ayları değil fakat anları sayar ve yeter zamana sahiptir."

1 Eylül 2020, Salı - 14.55

Süleyman GÜNDÜZ

Onulmaz yürek yarası bırakarak gittin Yusuf Bağlar,

Modern zamanlarda insanlar zamanın hızından ve ömrün kısalığından bahsederler. Oysa gençtik, herşeye tanık olmuştuk. Bizden önceki nesil iki dünya savaşı görmüştü; ama sonuçlarını birlikte yaşıyorduk. Kağnıdan lastik tekerlekli araca, karasabandan traktöre,

kandillerden, gazyağlı idare lambalarına, herşeyi gördük /ki elektrik sonradan icat oldu hayatımızda. Yurt edindiğimiz ve rüyalandığımız topraklardan ayrılışın öyküleri ile sallandı beşiklerimiz.

Kara kışın bahara doğru evirildiği ama karlı  bir günde gelmiştik ve yanlızdık. Adapazarı'nı yurt tutacak ve yeni maceramıza burada başlayacaktık. Artık Adapazarı'nın sokakları, caddeleri ve mahallelerine ait öyküler inşa edecektik.

Sonradan dahil olduğunuz şehirlerin hafızasına yazılmak zordur. Şehrin hafızasına yazılabilmenizi orada doğup büyüyen dost ve arkadaş edindiklerinizle kurduğunuz bağ sağlayabilir ancak. Ama Adapazarı, 93 harbinden ve Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesinden

çekildikten sonra göç alan bir şehir olduğu için, kendisini yeryüzü muhaciri gibi görenlerin bile kısa sürede yerlilerin arasına karışmasına izin veren bir olgunluğa sahip idi.

Yeni bir yeri yurt ediniyorsanız yeni dost ve arkadaşlıklara ihtiyacınız vardır. Bu konuda kadim dost ve arkadaşlarınıza sorar, bilgiler toplarsınız. Adapazarına gelmeden tanıdığımız hemşehrilerimiz ve gelmemize vesile olan arkadaşlarımız vardı üniversite

yıllarımızdan. Merhum Selahaddin Şimşek, merhum Dursun Balcı ve Esat Pınarbaşı gibi. Bunlar Erzurum'dan arkadaşlarımızdı. Onların yanına yenilerini eklemek arzusu içindeydik. İstanbul'daki dostlarımıza yeni arkadaş ve dost edineceklerimizi sorduk. Yusuf Bağlar,

Naci Sütçü, Dr. Tayfun Durat, Aziz Duran, Mahmut Duran, Yusuf Müftüoğlu.. gibi birçok isim verildi bizlere.

Öylesine kavi dostluklarımız oldu ki; can bile feda edilirdi veya uğurlarında ölümlere gidip geleceğimiz. Onlarsız an bile uzundu. Yoklukları hayatımızda büyük yürek yarası oluşturmuştu.  Aramızdan eksildikleri andan itibaren yaralarımızı kader ve taktir-i ilahinin merhemine bırakılmış.

Yusuf Bağlar, dost ve arkadaş oluşumuzun derinliğini, etkisini kelimelerle anlatamam. Onunla dostuk, arkadaştık, davadaştık, yoldaştık ve kardeştik. Öyle ki biz Adapazarı’nda bir çok ailenin manevi nüfusuna kayıtlı olduğumuz gibi; Bağlar ailesinin nüfusuna da kayıtlı idik. Ethem Baba'nın evlatlarından birisi gibiydik. Hüsamettin, Adem arasında Yusuf'la adlarımız aynı hızaya yazılmıştı, bir tek mirastan pay alamayacaktık.

Diş hekimiydim, bazı kış geceleri Karaağaç dibinde Bağlar Pastanesi'nde Yusuf ile buluşur, birlikte Düzce'den Yalova'ya boza servisine çıkardık. Ben ona arkadaşlık ve yoldaşlık ederdim. Yol ve gece uzundu; insanlığın ve müslümanların sorunlarını konuşur, tartışırdık.

Yusuf, Bağlar ailesinin oluşturduğu bir pastanenin yöneticisi ve imal ettiği bozanın dağıtıcısı değildi sadece. O, entelektüel ve girişimci bir iş adamıydı. Dünyada ve ülkemizde ki siyasi, kültürel ve ekonomik gelişmeleri yakinen takip eden biriydi.

Gençlik dönemimizde iki tür İslamcı vardı. Birincisi yerele, geleneğe ve tek ufka kapalı. İkincisi yerele, geleneğe ve tek ufka kapanmamış, evrensel bir düşünce içinde olanlar. Yusuf, ikinci kategoride yer alıyordu ve düşünce üretecek yetkinliğe sahip bir entelektüel idi.

Yardımsever biriydi. Ticarette, ilahi mesajın örnekliğinin vücut bulmuş halıydi. Yeryüzünde gelişen her olaya kulak kesilirdi.  

16 yıl boyunca nice öyküleri birlikte oluşturduk. Dile kolay 16 yıl. Üniversitelerde başlayan baş örtüsü özgürlüğü sorununda omuz omuza birlikte mücadele etmiştik. Bosna ve Kosova'daki savaşlardan dönerken ankesörlü telefonlardan kendisini arar, Atatürk havaalanına ineceğim saati bildirir ve beni gelip almasını söylerdim. Kapalı kasası olan bir kamyonla beni havaalanının dış hatlar geliş bölümünden almaya gelirdi. Bendeki karizma tartışılmazdı. Dış hatlardan kapalı kasalı bir kamyonla kaç yolcu alınmış ki?

Yol boyunca sıcağı sıcağına tanıklıklarımı anlatır ve beraber çözümler üretirdik. Kamyonun teybinde Muazzez Ersoy'un  kasetinden belli belirsiz eşikte "bir fincan kahve olsam" şarkısı çalardı. Bu şarkıyı dinlemekten usanmıyorduk aynı yeri geri sarıp tekrar tekrar dinliyorduk. Muhtemeldir ki kaset oradan yıpranmış ve habire sarıyordu. Köşeli sarı tükenmez kalemle sarıp düzeltmeye çalışıyorduk.

Karayolu ile Hac'ca gitmek için bana E sınıfı ehliyet aldırmıştı. O bir kaç kez karayolu ile kasap kategorisinde Hac yapmıştı.

Bosna savaşında ülkemize mülteci olarak gelen ve ailesinin akibetinden haberdar olamayan Fehim Huseyinoviç'in ailesini bulduktan sonra geri dönüşünde Yusuf ile birlikte onu damat gibi hazırlayıp 5 Ağustos 1999'da yolcu etmiştik Bosna'ya.

17 Ağustos gecesi saat 01.00'de beni aramıştı ve birlikte Karabük'e gitme talebini not bırakmıştı. Saat 01.30'da eve dönmüş, vakit geç olduğu için ona geri dönüş yapmamıştım. An'ın ardını bilemeyeceğimi bilemedim. Bilemedim, gece 03.02'de 45 saniyede

yaşayacaklarımız bizi dünyevi olan hayattan fiziki olarak ayıracağını.

Deprem şokunu atlatıp ailemi güvenli bir yere bırakıp ve komşunun yıkılan evinde kurtarma yaptıktan sonra, kesik ve kanayan ayağımla dostlarımı aramaya başladım. Bir kıyamet yaşıyorduk. Binalar çökmüş, evler yan yatmış, şehrin haritası değişmiş ve insanlar

panık içinde oradan oraya çaresizce koşuyorlardı. Adeta küçük bir kıyamet di. Önce Yılmaz Güney ve Eyüp Sabrı Türker'in bulunduğu eve yöneldim. Yılmaz Güney'i gördüm. Eyüp Sabri Türker ve eşi enkaz altındaydı. Orada ağır iş makinaları ve profesyonel bir ekip

gerekliydi. Oradan Yusuf Bağların evine gittim. 5 katlı bina yerle bir olmuştu. Onlarca kez Yusuf diye seslendik. Sesimize karşılık olacak bir cevap yoktu. O bir afetin şehidi olarak bütün aile bireyleri ile birlikte sevgiliye, en sevgiliye; Hak'ka yürüdü.

Dostlarımızı, arkadaşlarımızı, akrabalarımızı, komşularımızı kaybettik. Hatıra oluşturduğumuz sokaklar, caddeler, meydanlar, mahalleler ortadan kalktı. Hafızamız kayboldu. Anılarımız, dostlarımız ve arkadaşlarımızla enkaz altında kaldı. Herşey 45 saniyede oldu.

Yusuf Bağlar, seni anmadan geçen bir anım yok.

Geride onulmaz yürek yarası ve yalnızlık bırakarak aramızdan alındın.

Tüm Yorumlar

ÇELEBİ
27 Eylül 2020, Pazar - 12.29

MERAK EDİYORUM,SÜLEYMAN GÜNDÜZ SAKARYA'DA HANGİ MAHALLEDE KAÇ GARİBANIN EVİNE GİDİP SOFRASINDA OTURMUŞ? VEKİLLİK YAPTIĞI İÇİN BİLİYORDUR DİYE DÜŞÜNÜYORUM.HALKTAN UZAK SADECE DEVLETTE YANCILIK OLDUN DİYE VEKİLLİK YAPMAMIŞTIR. GÜZEL SÖZLER SÖYLEMEK,YAZMAK, İNSANI KARŞIDAN SEVMEK GİBİDİR.DOKUNMADAN,ONUN HAYATINA GİRMEDEN UZAKTAN GÜLÜMSEMEK SAHİCİ GELMİYOR. TOPLUMLA KAYNAŞAMAYAN ONLARIN ARASINDA OLAMAMANIN NETİCESİ UZAKTAN GAZEL OKUMAKTIR. BU ÜLKEDE GAZELHANLAR BİLE HALKTANDI.

0 0 YANITLA
Tekçi Şaban
12 Eylül 2020, Cumartesi - 00.13

Milletvekili iken yaralı parmağı ıslamadın gitti.Tabi maaş helal

2 0 YANITLA
ahmet
8 Eylül 2020, Salı - 20.13

Degerli insansiniz

0 1 YANITLA

YORUM EKLE

Haberler

Haber aranıyor...

Köşe Yazıları

Köşe yazısı aranıyor...