ÇANAKKALE DESTANI

20 Mart 2020, Cuma - 15.54

MUHAMMED SEFA RUMELİ

Kıymetli okurlarım, Çanakkale Şehitleri ile alakalı olarak kaleme aldığım şiirimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Tüm şühedanın ruhları şad, mekanları cennet olsun...

Topraktan mı yaratılmış insan, yoksa kandan mı?
Hani Adem’in öz çocuklarıydık hepimiz. 
Aynı Tanrı’nın kulları değil miydik yıkık tapınaklarda…
Hani çocuklar masumdu, sıcacık yataklarında…
Yalanmış meğer, çok geç anladık.
Zümrüt tepside sundu tarih bize hakikati, 
Gerçekler acı mı acı, bizse safiyane yanıldık. 
****
Katilin bile bir namusu vardı üç pahalık.
Vicdanı vardı, sahtede olsa bıçak tutan elin.
Ya onlar kimdi? Neredeydi vicdanları?
Renk renk, ırk ırk, boy boy….
Kimi siyah, kimi beyaz, kimiyse sarı tenli bu adamları,
Kan deryasında açan zakkumların gölgesinde mi emzirmişti anaları?
Şeytanın saçından bir tel mi düşmüştü rüyalarına?
Azgın ruhları boğazda bir kurban mı istiyordu kana kana?
****
Vakit geldi, denizde bir nefret ki toprak korkmakta.
Kumsal geri çekiyor kendini, diller duada.
Bir direniş başlıyor, heyhat! 
Kutsal iman siperde, cesur ruhlarda…
****
Gece ayaz, sis basıyor dağları.
Bir ses geliyor uzaktan makine yapımı.
Toplar tüfekler gemiler, bir de rütbesiz askerler,
Üstlerine Haçlı gölgesi düşmüş aç müfrezeler…
Önce yıldızlardan geldi, ölüm kusan ateş.
Semada göz koparan bir ışık, etrafta bin bir leş…
Toplar ezdi toprağı bin bir hınçla, Ya Rab yardım et!
                              ****
Ecel vurdu çocuk askerleri, bedenler paramparça,
Korkuya teslim bölük, silahlar çukurdan pusularda…
Sütten kesildi kadınlar, bebeler aç ve ağlamaklı,
Sineler oyuldu paslı bıçaklarla, yaralar kanamaklı…
Kollar bacaklar bir de kafalar, kanlı ve topraklı, 
Cesetler tanınmaz bir halde, yüzler ifadesiz, renkler sabıkalı…
Ruhlar cansız, donuk ve şaşkın biraz da baruttan yanık…
Kurşun değmemiş üç beş adam, 
Gerisi talan olmuş rütbesiz komutan…
Kan sıçrattılar tarihin yırtık kefenine,
Bir bak asra, kulak ver Çanakkale’nin sesine…!
Salata durmuş yiğitler, ölüme açmışlar sinelerini,
Bir bahar cemresi gibi düşmüşler toprağa, feda etmişler kendilerini…
****
Bir Mavzer Hikayesi

Kimdi, bir umutla elinde tutan, seni?
Ne hayalleri vardı hayata dek… 
Belki de soğuk boğaz gecelerinde yâri için türkü yakıyordu yanık yanık…
Cigarasını kim için içine çekiyordu? 
Adı neydi bu yiğidin? 
Ali, Hasan, Ömer ya da Davut…
Kim bilir, belki bir adı bile yoktu şu acep dünyada,
Lakapların esiriydi en kısasından…
Uzundu kimine göre kısa, karaydı kimine göre sarı, kürttü kimine göre çerkes…
Göbek bağı nerede gömülüydü bu yiğidin?
Belki, Şam’ da ya da Halep, Antep veya Bursa
Şehrin ne önemi var, toprak aynı toprak kan aynı kan…
Rahmetle sulanmış, bu toprak pak mı pak…
Acaba mavzer, seni, düşmanın alnının çatına çakma gayesinde olan yiğit kimdi?
Anası ağlar mıydı kuzusuna?
Geceleri rüyalarına girer miydi evladı?
Gözünden akan her damla yaş oğlunun akıbetine miydi?
Toyunu düşler miydi anası?
Yavrusunun yavuklusunu görünce taşlı köy sokaklarında, yüreği sızlar mıydı?
Babası var mıydı yiğidin elleri nasırlı?
Köy camisinden yükselen ezan sesine iltihak eder miydi?
Issız köşelerde ağlar mıydı oğluna?
Cebinde oğlundan bir hatıra saklar mıydı?
Belki de,
Cebindeki şişkinlik oğlundan bir hatıra mıydı ne?
Oğlunun bebeklik patikleri, yok yok yavrusunun namaz takkesi…
Yoooo!!!! Hayır hiçbiri, 
Yiğidimden yadigar bir tutam saçtı, 
Kokusu hala üstünde bir tutam kınalı saç.
                             ****
Acaba yiğidim,
Korkar mıydın kulakları delip geçen top seslerinden?
Nerelere sığınırdın üstüne ölüm yağarken?
Kime haykırırdın puslu geçlerde?
Bir dua mıydı yegane silahın?
Hangi ayetti seni Mekke iklimine götüren?
Kimdi gördüğün en son şehit?
Genç miydi toprağa düşen son Osmanlı?
Gözlerinde gördüğün, ölüm müydü yoksa düğün?
En son kimin arkasında salata durdun?
Ahmet Çavuş, Osman teğmen ya da Alay Komutanın Ali Rıza Paşa…
Söylesene yiğidim kimdi sana imamlık yapan o mübarek asker?
Yiğidim yıldızlarla süslü gecelerde hangi namelerdi yüreğini sızlatan?
Mırıldandığın mısralar Akif ‘ten miydi?
Neydi senden geriye kalan yiğidim?
Bir mavzer mermisi, kanınla boyanmış bir Mushaf, annenin mis kokusuyla bezenmiş koynunda sakladığın al yazması…
Ha bir de unutmadan!
Annenin namusu, boğazdaki kahramanların namusu, ümmetin namusuydu senden geriye kalan
Seni Ayasofya’ ya gömsem yiğidim,
Dünyayı sersem ayaklarına,
Yıldızlardan taç yapsam başına,
Ayaklarına yol olsam zerre zerre,
Mezar taşını kanımla yazsam,
Minareleri diksem baş ucuna,
Üstüne de kubbe yapsam sahrayı,
Güneşi örtsem üstüne de, ışıklara boğsam cansız bedenini,
Anıtlar kursam sana, mübarek kandan al bayraklı,
Kahramanlığına türküler yaksam en içlisinden,
Bir Ulubatlı destanı yazsam sana, en içten ağlamaklı.
Dirileceğin güne kurban etsem içimdeki şeytanı,
Emanetine dost, akıbetine nail olsam adım adım…
Söylesene yiğidim, bana bir defa güler misin rüyalar aleminde?
Okşar mısın başımı, bir buse kondurur musun alnıma?
Şefkatle sarar mısın tüm benliğimi,
Anlatır mısın o kutlu şehadetin, sonu gelmez hikayesini?

Tüm Yorumlar

Caize
21 Mart 2020, Cumartesi - 17.27

Diline,kalemine,yüreğine sağlık... Rabbim başarılarını daim kılsın inşallah.

0 0 YANITLA
Mehmet Beyhan
21 Mart 2020, Cumartesi - 16.11

Güzel bir şiir yüreğine sağlık

0 0 YANITLA

YORUM EKLE

Haberler

Haber aranıyor...

Köşe Yazıları

Köşe yazısı aranıyor...