BİR GÜVEN ABİDESİ; ZARİF SÜZGÜN

FAHRİ TUNA


Fahri Tuna’nın Son Kitabı Üzerine Bir Değerlendirme

Doç. Dr. Mustafa Hatipler*

Fahri Tuna, biyografi yazarlığı konusundaki ustalığını ve başarısını yeni bir çalışmayla farklı noktaya taşımış; biyografinin yanına, insan ve çevre ilişkilerini, şehrin kültür hafızasını, şehrin yaşam tarzını da ilave etmiş.

Sadece biyografi yazmamış Fahri Tuna, insan, mekân, zaman bağlamında, bir insanın hayatını yazarken o hayatın etrafındaki hayatları, bir şehri yazarken o şehrin etrafındaki şehirleri ve bir zamanı yazarken o zamanın öncesini ve sonrasını yazmış. Yazmakla da kalmamış, okuyucu olayın içine çekerek adeta yaşatmış.

Neden söz ettiğimi anladınız sanıyorum, Fahri Tuna’nın Değişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı, ‘Zarif Bir Adam; Zarif Süzgün’den bahsediyorum.

Gelişme Ya da Zarif Ağa

Kitabın ikinci kahramanı Zarif Süzgün’ün dedesi, Zarif Ağa’dır. Zarif Ağa, Makedonya Kıratovo’da dünyaya gelmiş ve orada yaşamış bir Osmanlı beyefendisi. Bir büyük savaş, bir büyük esaret ve sayısız baskı görmüş bir insan. Zarif Ağa, İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nde acı bir ifadeyle:

“Çocukluklarında Türk egemenliği, Lika’dan, Kordum’dan İstanbul’a kadar; İstanbul’dan da ta o uzak ve erişilmez Arabistan’ın çöllerle kaplı belirsiz sınırlarına uzanıyordu. (Türk egemenliği demek… Muhammed dininin birleştirdiği yıkılmaz, parçalanmaz büyük bir topluluk demekti. Yeryüzünde müezzinlerin müminleri namaza çağırdıkları bütün yerleri içine alan topraklar demekti) Bunu çok iyi hatırlıyorlardı. Ama hayatları süresince, Türk egemenliğinin Sırbistan’dan Bosna’ya, Bosna’dan da Sancağa doğru çekildiğini de hatırlıyordu. İşte şimdi de bu egemenlik, gözlerinin önünde, heves ve keyfine bağlı gelgit suları gibi azalmış ve birdenbire gözlerinden uzak yerlere çekilmişti. Ve onlar da sular çekildikten sonra karada kalan su bitkileri gibi… Aldatılmış… Bırakılmış, kendi alın yazılarıyla baş başa kalmışlardı.” diye tarif ettiği, imparatorluk bakiyesi topraklarda, imparatorluk bakiyesi bir hayattan geride kalanlardan. Onların mahzun hikâyesinin bir parçası. Yani sular çekildikten sonra karada kalmış su bitkilerinden. Meşhur 93 Harbi’ne Tuna ordusunda Uzman olarak katılmış, ardından Osman Paşa’yla birlikte esir düşmüş, Sibirya’da esir kamplarında 8 yıl yaşamış gizli bir kahraman, kuvvetle muhtemel akıncı torunu bir sipahi Zarif Ağa…

Gurbetten dönüşlerin bir tatlı bir de acı yanı olur. Gurbetten dönüşün tatlı yanı, insanın sevdiklerine kavuşmasıdır, acı yanı ise, ‘bıraktığını bulamamak’, ‘bulduğunu zor tanımak’ ve ‘hayata yeniden başlamak’tır. İşte Zarif Ağa, sekiz yıllık esaretten sonra böyle bir gurbet dönüşü yaşar. 17-18 yaşında gittiği cepheden, kahramanlık gururu yerine, Moskof’a yenilmiş olmanın ve esir düşmenin kahrı da cabasıdır.   

Zarif Ağa, İmparatorluğun Rumeli coğrafyasından çekilmiş olacağına asla inanmayan, bir gün geri dönme hayalini asla yitirmeyen bir yiğit insan… kendisine: “… bundan sonra yurdumuz burası. Balkanlar tamamen elimizden çıktı” dendiğinde, “olmaz öyle şey; nasıl kaybettiysek, memleketimizi, geri almasını da biliriz” ya da : “Benim devletim orasını bırakmaz Makedonlara veyahut işte diğer milletlere. Benim milletim, devletim orasını yine bize geri alacak” diyen ve sonrasında da gözyaşlarını bir kurşun gibi gözlerinden yüreğine akıtan bir insan… Kitabın tam burasında, yadıma, bu kitabın yazarının, yıllar önce, Varna’da kaldığımız otelde, resepsiyonun önüne geldiğimizde orada asılı olan ve içinde çil çil minareleri ve kubbeleri olan Osmanlı Varna’sı fotoğrafını gördüğünde, oradaki Bulgar görevliye, gözyaşlarını içine akıtarak: “Bunlara iyi bakın ve sayısını ezberleyin! Bir gün… Bir gün onları nasıl bıraktıysak aynen o şekilde geri alacağız” deyişi düştü birden. Zarif Ağa, geriye dönme hayalleriyle çıkar son yolculuğuna.  Zarif Ağa’nın bir gün geriye dönme umudu o kadar güçlüdür ki, kiracısı olduğu evin sahibi bir yıllık kira fiyatının bile altında bir fiyata evi satma teklifine: “Evi ne yapayım ben. Kalıcı değilim, ilk fırsatta memleketime, Üsküp’e döneceğim.”  diye cevap verir. 

Zarif Ağa, Asker-Millet yapısı içinde, kendini Suyolcu Zarif olarak ünlendirmiş olsa da asker kimliğini hiçbir zaman bırakmamış bir insandır. 17 yaşında cepheye gitmiş sonrasında esir düşmüş bir insandan başka bir şey beklenmez zaten. Aslında Zarif Ağa,  kendinden bahsederken: “Durmadan çalıştım… Hiçbir zaman filozof ya da siyasetçi olmadım ve bu işten iyi dostlar, yara izleri, kalça kırığı, birkaç madalya ve memleketim için çok iyi dövüştüğümü bilmenin verdiği tatmin dışında hiçbir şey elde etmedim.” diyen Kuşçubaşı Eşref’in bir başka suretidir.

Asırlarca adalet ve intizam dağıttığımız topraklardan, “1924 yılında yanlarına alabilecekleri eşyaları at arabasına yükleyerek”, komşuları ve dostları olan Makedon  ana ve öğretmen olan kızlarına: “Biz artık gidiyoruz; gelebilirsek evimize geliriz. Gelemezsek ev sizin olsun. Hakkınız helal edin, biz helal ettik..” diye yola çıkarak, gece yarısı ve dağ yollarında ve dağ oyuklarında saklana saklana tam kırk beş günde, on kişilik ailesini Üsküp’e yakın Kıratova’dan Selanik’e getirmiş bir mücadele insanı. Selanik’e gelmekle iş bitmez elbette. Zarif Ağa ve ailesi, Selanik Rıhtım Meydanı’nda kırk gün beklerler. Bu beklemeleri, aynı anda devam eden Mübadele nedeniyle kısmi karantina uygulamasından ve yoğun yolcu trafiğindendir. “Yemek, yatmak, yıkanmak, tuvalet ihtiyacı hep meydanda”dır. “Kimi hasta olur kimi ölür. Kalanlar gemiye doluşur. Bu artık umuda yolculuktur. Sonu belli olmayan maceradır.”  Bu yolculuk önce İzmir’e yapılır, sonra da eş dost ısrarı üzerine Akhisar’a.

Yaşadığı topraklarda, emrinde çalışanlar için bir yüzü mutfağa bakan ve yemekler konup döndürüldüğünde bahçeye hizmet veren büyük bir dönme dolap yaptırmış olan Zarif Ağa’nın, yeni yerleştiği yerde, bir küçük evde on sekiz kişi kalması, herhalde kolay kolay kabul edilebilecek bir şey değildir. Bu zor durumun üstüne Yantıraların Şükrü’sünün Zarif Ağa’yı dolandırarak, sahte belgelerle Kıratova’daki malı mülkü satıp savması da ayrı bir yaradır. İvo Andriç’in yine Drina Köprüsü’nde yazdığı durumdur bu yaşananlar: “Gökten tokat yağdığı bu devirde hiçbir şeye şaşılmazdı.” Mübadele bu anlamda baştan sona bir büyük dramken, mübadeleyle beraber kaçak gelen bu insanın yaşadıklarını, hissettiklerini ifade etmek mümkün değil.

Hayatı boyunca tarlada bağda çalışmış bir insanın tütün ortakçılığı teklifine verdiği:  “… yapamam, ölürüm”  tepkisi, aslında çalışmayı reddiye değil, Rumeli insanının yaşadığı kahrın, Rumeli insanının yaşadığı insan ziyanlığının somut ifadesi.  Yozgat Sürmelisi’nde: “Bu dert beni iflah etmez del’eyler” diyor ya Zarif Ağa’yı da bu dert iflah etmemiş, deli de etmemiş öldürmüştür. Kahırdan mı, yaygın sıtmadan mı, bakımsızlıktan mı bilinmez Zarif Ağa, yanına eşini ve üç torunu alır ve ahirete irtihal eder. Aziz Süzgün’ün ve oğlu, kitabın yaşayan ve asıl kahramanı Zarif Süzgün’ün genetik kodlaması, Zarif Ağa’nın,  bu büyük adamın üzerinden geliyor olsa gerek. Kitapta hiçbir kurgunun olmaması, her şeyin bütün gerçekliği ile ortaya konması son yüzyıldaki kaybedişimizin ve kayboluşumuzun hazin hikâyesinden başka bir şey değil.   

 

Ve Hikâyenin Asıl Kahramanı: Zarif Süzgün

Zarif Süzgün, kelimenin tam anlamıyla ismiyle müsemma bir şahsiyet. Yine tam anlamıyla bir Rumeli terbiyesi ile yetişmiş bir insan; varlıkta havalanmayan, yokluğa yerinmeyen, en büyük zenginliği dostlarının varlığında bulan bir gönül dostu, nam-ı diğer; Değnek, Merdiven, Bulut, Yakasız, Zarif Kaptan, Zarif Usta, Zarif Muhtar.

İlkokulda başarılıdır küçük zarif. Ancak, üçüncü sınıfta talihsizlik zinciri yaşar. Önce deve güreşinde kolu kırılır. Ardından başkasına atılan taş onun kafasını yarar. Son sınıfa kadar okur bitirir ilkokulu ancak sonrasında gözü yoktur. Sonraları pişman olsa da kader ağlarını örmüştür ve Zarif, Akhisar’ın en meşhur terzisi Veli Usta, Veli Çoğumlu’nun yanında çırak olarak çalışmaya başlar. Çıraklık, kalfalık derken İstanbul’da askerlik, askerlik sonrası İstanbul’da hem çalışma hem terzilik eğitimi alır Zarif Usta. Sonrasında yine Akhisar’a döner ve 1966 yılında Akhisar’da kendi terzi dükkânını açar ve tam 33 yıl aralıksız terzilik yapar…  Bu arada Akhisar Güneşspor’da hem kaptanlık hem yöneticilik yapar. 

Zarif Usta, 23 yaşındayken, annesi iki buçuk yaşında, babası altı yaşındayken vefat etmiş olan ve 51 sene bir kere dahi münakaşa etmediği eşi Fikret hanımla evlenir. Bu güzel evlilikle çocukları olmayınca, Ayşe’yi evlatlık olarak alırlar. Bu iki güzel insan Ayşe’ye üveyliği hiç hissettirmeden büyütürler. Zarif ve eşi Fikret, büyüklerine sevgi, saygı ve hizmette hiçbir zaman kusur etmezler. Birlikte, yardımseverliği, iyiniyetliliği, merhametliliği, iyi insan olmayı, güzel bir ömür sürmenin sırrı olarak kabul ederler. Fikret Hanım, Zarif Süzgün’ün hayatının kahramanıdır ve ona göre cennetten çıkma bir insandır ve çok iyi bir insandır şüphesiz ama Zarif Süzgün de Fikret’in kendisinin ve kalbinin Zümrüt olduğunu bilendir. Keza kızları Ayşe de Zarif Süzgün’ün filizidir, damatları Fatih evinin direğidir ve torunları Tuğba ve Elif de çiçekleridir. İşte kadim aile tasavvurumuz.     

 

Akhisar’dan 99 Portre

Fahri Tuna, bu kitapta, sadece Zarif Süzgün’ü konuşturmamış, onunla beraber, tarihin bir dönemine, ülkemizin bir şehrine de ışık tutmuş. Akhisar’ın, şimdilerde olmayan sanatkârlarını, sanatlarını ortaya koymuş birer birer. Köyden gelenler için “Yarım ekmek, 250 gram helva, yarım kilo yoğurt” menülü öğlen yemeği, o dönemin sosyo-ekonomik yapısının, yaşam tarzının anlaşılması bakımından bulunmaz bir bilgi. Aynı şekilde, köylülerin satmak için getirdikleri; palamut peliti, çıra, odun, meyve, buğday, bal, tavuk, koyun, keçi, nohut, fasulye, mercimek, ceviz, keçi-koyun kılları, peynir tereyağı, bilgisi de Türkiye’nin nereden nereye savrulduğunun somut bir belgesi.

Zarif Süzgün’ün verdiği isimler de meslekler de ilginç, o dönemin Akhisar’ındaki yaşama dair: Saraç Satılmış, Keçeçi Orhan, Berber Arif Barut, Berber Süleyman Arabacı, Uncu Ahmet ve Mehmet kardeşler, Nalıncı Galip Akyüz, Semerci Osman, Abdullah ve Niyazi, Nalbant Haydar, Mehmet ve Abbas Mert kardeşler, Rüstem Balgöz, Ahmet Çeler, Mutaf Rıfkı, Ayakkabı Ustası Veysel, Kalaycı Macar Dayı, Sünnetçi-Berber Mustafa, Yoğurtçu Mustafa, Gazozcu Hüseyin, Gazozcu Haldun-Haluk Karakuş kardeşler, Hancı Eşekçi Ahmet, Komiser Ertan, Terzi Ertan, Kahveci Kamil, Tenekeci Erdoğan,  Palamut Tüccarı Reşat…  

Fahri Tuna, çalışmak ve bilgi almak-vermek konusunda sınırsızdır; bunlardan başka, 99 portre daha ortaya çıkarmış Zarif Süzgün’ün dilinden. Kimler var o 99 portre arasında; Zarif Süzgün’ün Ustası Veli Çoğumlu ilk sırada.  Sonrasında, meslektaşları terzilerden Kara Mustafa, Burunsuz Ali. Sonra Ayakkabıcı Kopuk Ali, Dağcıoğulları Kiremit Fabrikası sahipleri Ziya ve Nusret,  Beyaz Eşyacı Aga Mehmet,  Yurtsevenler Mağazası sahibi İhsan, Uçkun Mağazası Sahipleri Mümin, Ünsal ve Ünal, Yorgancıoğullarından Kaya, Erol Kantarcıoğlu, Kıratovalı Marangoz- Belediye Başkanı Nuri Giyik, Recep Dost, Sadık Dost, Serdar Dost, Köfteci Rasim ve Ramiz Aga, Köfteci Birtan, Birol, Bülent, Köfteci Behzat, Kocakarı İbrahim, Devekuşu İsmail, Hamal Hamuş, Haso, Düt Düt Apo, benzinci Recep Türe, Helvacı Hasan, Mustafa Öğretmen, Belediye Başkanı Salih Hızlı, Tüccar Süleyman İşçi, Ömer İşçi, zeytin işletmeciliği yapan Ahlatoğulları, Haldun Akyüz, Fırıncı Oktar, Tuhafiyeci Hüseyin-Rahmi Harta kardeşler, Ahmet Güney, Yusuf Canıtez, Kahveci Hasan Ocak, Kuru temizleyici Şerafettin Koçanalı, Tesisatçı Hüseyin, Marangoz İsmail, Radyocu Osman, Lokumcu İrfan,  

Benzinci Recep Türe’nin pompacılığından yükselmiş olan biri daha var: Cavit Çağlar, Düğüncü Hasan Hafız, Yorgancı Recep, Dişçi Efe, Terzi Adil ve Akhisar’ın en renkli siması: Amerikan Ahmet.

Amerikan Ahmet ilginç bir kişilik. Kendini Türkiye’ye, topluma adamış (!) çağdaş bir Köroğlu. Kah  milli takımı mağlubiyetten kurtaran bir futbolcu oluyor kah Hitler’in Türkiye’yi işgal etmesini önleyen bir kahraman, kah İstanbul’u karartmadan kurtaran bir yiğit, kah Falih Bey’in cipine bisikletle nal toplatan bir sporcu, kah nalı atından on beş dakika önden giden bir dahi… Bu kadar da değil Amerikan Ahmet’in marifetleri. Ünü uluslar arası olduğu için Amerikan Başkanı Kennedy onu Amerika’ya davet ediyor.

Sporcu dostları da var o 99 portre arasında Zarif Süzgün’ün:  Güneşspor santroforu Kakule Adnan, sol açık Keto Fikret, sağ bek Atak, kaleci Çıta Orhan, kaleci Alican, Tarık ve Turgay Meto kardeşler, Taka Mustafa, Kaleci Olcay, Antrenör Talat…     

1999 yılından beri Şeyh İsa Mahallesi’nin muhtarıdır Zarif Süzgün. Muhtar olarak ilk görevi,  Şeyh İsa Hazretlerinin şehre gelişine halkın sevinci şenliği olan Çağlak Şenliği (Festivali)’nin ihyası olmuş. Muhtar Zarif, işe esaslı başlamış; bir evliyanın şehri onurlandırması, bereketlendirmesi, koruması adına, onun şehre gelişi hatırasını canlı tutarak.  Eskiden Akhisar’ın merkezine iki- üç kilometre mesafede bir tepede – şeyhin Akhisar’a girişi yönünde - yapılan şenliği, uzun bir aradan sonra yeniden yapılır hale getirmiş. Üstelik kadim dostum, güzel insan Yayıncı İsmail Aydın’a da bir kitap yayınlatarak.  On dört yıl sonra bugün, Akhisar Çağlak Festivali, sergiden konferansa, ciritten güreşe, at yarışından folklora, yemek yarışmasından keşkek kazanlarına kadar birçok faaliyetin gerçekleştirildiği bir festival haline gelmiş.

 

Sonuç

Kitabın en can alıcı bölümü, Akhisarlıların Zarif Süzgün’le ilgili tanım ve tespitlerinin yapıldığı bölüm. Akhisarlılara göre Zarif Süzgün hem “Bir zamane dervişi” hem “Yirmi senedir kimseden bir kuruş mühür parası almamış bir muhtar” hem insanların evlerini, paralarını emanet ettiği mahallenin ve şehrin emini hem “Mükemmel bir sanatkâr mükemmel bir insan” hem “Yaşadıklarının sentezini çok iyi yapabilen birisi” hem çözüm odaklı bir insan, bir muhtar.

Zarif Süzgün elbette bunlardan ibaret değil. İyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir dede, iyi bir dost.  Zarif Süzgün’ü daha iyi tanımak ve daha iyi anlamak için şu sözlerini bilmek yeterli aslında: “Biz garip büyüdük. Öksüz büyüdük. Yalnız büyüdük. Ondan herhalde, hüzünlü bir makam olan hüzzam makamını seviyorum en çok.”

Zarif Usta, Anadolu ve Rumeli’de handiyse soyu tükenmiş bir halk bilgesidir aslında. Bilgeliğin yolunun sadece okul okumaktan geçmediğini ispat eder adeta. Babasının ve dedesinin derin hatırasına duyduğu saygıyı şöyle ortaya koyar:

Fahri Tuna, her zaman olduğu gibi, çok ustaca bir iş çıkarmış ortaya. Kırataova’dan başlayan bir hayatı, hayatları ve bir şehri anlatmış, anlattırmış ve yazmış.

Aslında Fahri, Tuna’nın yaptığı, kitap yazmak, biyografi yazmak değil. Bu kitabı okutup, sayfa sayfa, satır satır ağlatarak bizim ziyanlığımızı, savruluşumuzu, garipliğimizi yeniden yaşatmak...

Ne diyeyim; yaşayanların ömrü uzun olsun, vefat edenlere Rabbim rahmet etsin, bize de kalan; susamdan tahin çıkarmak olsun.

Çok yaşa Zarif Süzgün. Ve yüreğine, kalemine sağlık Fahri Tuna.

*: Trakya Üniversitesi öğretim üyesi.

Kaynakça

TUNA, Fahri, (2018): Zarif Bir Adam; Zarif Süzgün, Değişim Yayınları, İstanbul.

 ANDRİÇ, İvo, (2018): Dirina Köprüsü, İletişim Yayınları, İstanbul.

26 Kasım 2018 , Pazartesi
YASAL UYARI:Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.

 

 

 


YAZARLAR

Zeki AYDINTEPE

KENAN SAKALLIOĞLU VEFAT ETTİ

Çok Okunanlar
  1. Bugün
  2. Dün

Arşivde Tarihe Göre Arama Yap

Arşivde Ara