KELİMELER VE MANALARI

17 Ağustos 2015, Pazartesi - 09.24

LÜTFİ SALKIM

Toplumu okumuş cahiller topluluğu olmasını istiyorsanız lisanı ile oynayacaksınız.  Ne zamana kadar ?  Elli kelimeyle Türkçe konuşana kadar. Sonrasını zaman halleder. Kelime türetemeyeceğiniz kelimelerle konuşursanız meramını ifade edemeyen  , ne konuştuğu anlaşılamayan bir sürü insanının yetişmesine sebep olursunuz. Belki de konuştuklarım yanlış anlaşıldı . Ben onu demek istemedim. Çarpıtıldı gibi sözlerin çıkış sebebi budur. Televizyonlarda haber okuyucularının lisanımızdan ne kadar uzak olduğu  konunun bilgeleri tarafından sık sık anlatılmaktadır.Bazı kelimeler ve manaları  hakkında Prof Dr. Süleyman Uludağ ve Prof. Dr.Süleyman Derin in  iki  yazısını aktardım..Umarım beğenirsiniz.

MARİFETULLAH VE MARİFET-İ NEFS           
PROF. DR. SÜLEYMAN ULUDAĞ
Genel olarak ilim bilmek, marifet tanımak, aşina olmak, tanışık olmak anlamına gelir. Örf (çoğulu araf), maruf (çoğulu maarif) muarefe (tanışmak) arif (çoğulu urefa), arefe (çoğulu arafat), tarif (çoğulu tarifat, itiraf, bir şeyi kabul veya ikrar etmek), arraf (kahin), tarife, tearif gibi Türkçede de kullanılan pek çok bildik kelime aynı kökten gelir. Marifetin de marufun da çoğul şekli aynıdır, mearif.

İlmin zıddı cehalet, marifetin zıddı inkardır. Kur’an’da ve hadislerde marifet kökünden kelimeler epeyi fazla olmakla beraber ilim kökünden gelen kelimeler daha ziyade yer alır. Hak Tealanın bilgisine de kulun bilgisine de ilim dendiği halde Allah’a alim-alîm denir ama arif denmez. Zira marifet tecrübe ve müşahedeyle sonradan edinilmiş malumattır. İlimler tarihinde ve kültüründe marifet ve bundan türeyen kelime ve terimler önemlidir, bunların tasavvuftaki önemi ve değeri daha fazladır.

İlk sufiler marifet kelimesini hem Allah hem kulu ile ilgili bilgi anlamında kullanmışlardır. Bir insan olarak kulun kendisini, nefsini bilmesine ve tanımasına marifet-i nefs, Hakk’ı bilmesine ve tanımasına marifetullah demişlerdir. “Nefsini, kendini bilen Rabbini bilir.” ifadesiyle tasavvufun bu temel fikri ve algı şekli anlatılmıştır. Bu anlamda Hakk’ı tanıyanlara ve bilenlere arifibillah denilmiştir. Alimbillah da aynı anlama gelir. Hak Teala ile ilgili bilgi, tanıma ve algıları diğerlerinden ayırt etmek için marifet billah ve ilim billah deyimleri kullanılır. Bu anlamda ilim ile marifet arasında fark yoktur ama başka bir açıdan bakıldığında ilim ve marifet epeyi farklı iki kavramdır. Mesela sufiler akli, mantıki, kıyasi ve istidlali bilgilere ilim dedikleri halde marifet ve irfan demezler. Zira marifet soyut, teorik ve zihinsel bir bilgi ve algı değildir. Tersine gözlemden, tecrübeden, amel ve ibadet gibi pratiklerden çıkan yaşanmış ve tadılmış (zevk-vicdan) bir bilgi, algı ve tanıma, tanışma şeklidir. Bu nitelikte olmayan bilgi ve algılara sufiler marifet demezler, ilim ve malumat derler. Tadan bilir, tatmayan bilmez sözünün anlamı budur

 

KENDİNİ BİLMEYEN RABBİNİ BULAMAZ
PROF. DR.SÜLEYMAN DERİN 
Sufilere göre salikin Rabbine vasıl olabilmesi için onun kendi maddi ve manevi yapısını iyi tanıması gerekir. Zira bir hadis-i şerifte, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” buyrulmuştur. Bu sebeple tasavvuf kitaplarında nefsin maddi ve manevi yapısıyla ilgili pek çok bilgi verilmiştir. Nefsini, bedenini, nefsani arzuların kaynağını bilemeyen bir insanın kendini terbiye etmesi ve hayvani dürtülerini kontrol altına alması son derece zordur. Günümüz insanlığının en büyük problemi kendi yapısını bilememesidir. Ne hazindir ki insanoğlunun dış âlemle ilgili bilgileri her geçen gün artmakta, insanlar bir yandan başka galaksilere ve yıldızlara ulaşmaya çalışırken öte yandan kendi nefs yapılarında daha bir cahil hale gelmektedirler. Bugün pek çok insan kendi varlığının farklı katmanlarının olduğunu unutmuş, nefsini varlığının merkezi zannetmiştir. Halbuki nefs ruhun bineği ve hizmetçisi durumundadır. İnsan varlığında sultan olması gereken ruhtur, nefs değil. Tasavvuf her zaman fedakarlığı ve neftsen kurtulmayı tavsiye ederken modern psikoloji insanın bencilliğini artıran bir yapıya sahiptir. Deyim yerindeyse bugün nefsanilik ve bencillik bir din haline gelmiştir. Psychology as Religion adlı kitapta Paul Vitz, selfism, bencilliğin Amerikalılar arasında hakim din haline geldiğini söyler. (Bilal Sambur, Din ve Psikoloji İlişkisini Yeniden Düşünmek, İslami Araştırmalar, 2006, no:3, 438)

Allah Teala insanın bu hazperest ve bencil halini nefsine kulluk olarak tavsif etmiş ve bu tür insanları şöyle zemmetmiştir: “Nefsinin kötü arzularını tanrı edineni gördün mü? Resulüm, onlara vekil olabilir misin yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akledeceğini mi sanıyorsun? Hayır onlar hayvanlar gibidir hatta tuttukları yol açısından daha da sapıktırlar.” (Furkan, 43-44)
 

Sufiler insan yapısını daha çok Rabbani ruh ile türabi beden ikilemi içinde ele alırlar. “Sizi topraktan yaratması, O’nun varlığının delillerindendir.” (Rum, 20) ayetinin tefsirinde İbn Acibe Hazretleri şöyle der: “İnsanın beşeri kalıbının aslı toprak, ruhunun aslı ise Rabbin nurudur. Eğer ruh üzerine topraklık vasfı galip gelirse insan toprak âlemine yani dünyaya doğru cezbolunur. Bütün işi dünya derdi olur ve esfel-i safiline düşer. Aksine ruh daha güçlü olursa bu sefer ruh, bedeni yüce âlemlere doğru çeker, onun manevi vechesi maddi tarafına galip olur. Hakikat nurları karşısında beşeri taraf teslim olur, böyle bir ruh insanı nurlar ve sırlar âlemine doğru götürür.” 
Bu yorumdan anlaşıldığına göre türabi varlığımız bizi madde âlemine ve aşağıların aşağısına çekerken, ruhumuz ise bizi Rabbimize cezbetmektedir 
 

 

YORUM EKLE

Haberler

Haber aranıyor...

Köşe Yazıları

Köşe yazısı aranıyor...